|
-----------------------------------------------------------------------------
Nesne Lirizmi
Masamın üzerinde, doğal çalışma koşullarından kaynaklı oluşmuş bir dağınıklık var. Ve ilk bakışta, yorucu bir günün birikimi olduğu belli oluyor. Her seferinde yerini kolayca bulduğumdan, birçok kalemi kalemlikten çıkartmışım. Hatta en son, telefon numarasını mor renkli bir kalemle not almışım. Sarı kağıtlı defterin ilk sırasındaki notlar sabahleyin, özenle alınmış ama ilk üç dört satır sonrasında serkeş notlara dönüşmüş. Sigara külleri var arada bolca hatta kül tablasının kenarında unutulan bir sigaraya ait koca bir kül parçası blok halinde masanın üzerine düşmüş. Gönderilmiş broşür örnekleri, sunum için hazırladığım rapor ve telefonda konuşurken raporun üzerine yaptığım çizimler… Hepsi geçen güne ait, masada yaptığım işlerin ritmine göre dizilmişler. Ve günün ritmini (yani geçen zamanın küçük şifresini) hatırlayabiliyorsan masanın üzerindeki karmaşanın, tüm rastgeleliğine rağmen, estetik bir biçimde dizildiğini fark edebiliyorsun. Yani gün boyunca yaşanılanların bilgisini bilerek bakarsak masama, gerçekten güzel görünüyor. Nesnelerin varoluşu zaman dediğimiz boyutlama ile beraber bir hikayeye dönüşüyor.
Masamın üzerini tamamen boşaltsam ve yeniden dizmeye kalksam eşyaları, sigara külünü tekrar oraya aynı şekilde yerleştirme problemlerini bir kenara bıraksak bile, aynı estetik düzeneği yakalamak hemen hemen imkansız.
Her nesne, yaşadığımız öykünün içindeki varoluşu ile lirik bir akışın diziliminde yer buluyor kendine. Böylece bizim dışımızdaki tüm eşyalar, bizim var ettiğimiz zaman-mekan ilişkisi yüzünden, hikayeleri ve melodileri ile var oluyor hayatımızda. Ve asıllarından çoğaltılan fabrikasyon nesneler, fazladan hiçbir şeyi üzerlerinde taşımamalarına rağmen bizim zamanla oynadığımız küçük oyun yüzünden, bir melodiyi tamamlıyorlar. Bizim oluyorlar, ama bizim olmalarının anlamı onlara malik olmak değil, onlarla beraber yaşadığımız yaşamın hikayelerinin bir parçası olmak. En çok çocukkenki oyuncaklarımızla hatırlıyoruz bu duyguyu. Kılıç olarak kullandığımız tahta sopayla yada benzerlerinden binlerce olan oyuncak araba ile karşılaştığımızda, onlar nesne olmaktan çıkıyor ve -bizim hayatı anlamak için kullandığımız duygularımız sayesinde- başka bambaşka bir varlığa dönüşüyor. Yaşadığımız anın duygularını hep fark edebildiğimizde o anı oluşturan sıradan nesneler rus romanlarındaki betimlemeler gibi konuşmaya başlıyor bizimle. O zaman hissediyoruz yaşam denen şeyin hacmini ne kadar büyük olduğunu.
Kalemlerimizi, kitaplarımızı, koltuklarımızı, masalarımızı kıyafetlerimizi, arabamızı hatta biraz abartalım; şehrin kendisini çevremize yerleştiriş biçimimiz, yaşadığımız hayatın melodisini oluşturuyor. Yada yaşadığımız hayatın biçimi nesnelerin lirizmini...
|