MAYIS

2    0    0    8

 

 

 

...
Anti antidepresan - Mustafa Can
 

Dünya üzerinde üretilmiş ve hammadde olan, ölçülebilir sayıda ihtiyaç maddesi varsa biz her tükettiğimiz eşya ve gıda ile bir başkasının ihtiyaç duyabileceği malzemeleri bitiriyoruz demektir (teorik kabul). 

Bizim tükettiklerimiz bir başkasının elindekini azaltabildiğine göre bir başkasının tükettiği hammaddeler de bizim elimizdekini azaltabilir ya da bitirebilir. Yani dünya üzerinde 2005 yılında üretilmiş elma sayısı kabaca da olsa belliyse aşağı manavdaki elmalar, Dünya üzerindeki Türkiye’nin İstanbul’unun Üsküdar’ındaki son elmalar olabilir ve onların hepsini de başka birileri bitirebilir. Hem de ben ihtiyaç veya istek duyarken. Bu bilgiye adımızı öğrendiğimiz yaşlardan itibaren bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde sahibizdir. Buna rağmen paylaşmak diyebileceğimiz daha sonrasında karşı tarafın da yapmasını ısrarla beklediğimiz sosyal davranışlar geliştirmek için çabalar dururuz. 

İçimizdeki bu boşluğu oluşturan,  güven-güvensizlik duygusudur. Canımızın istediği yada ihtiyaç duyduğumuzda elma yiyemeyeceğimizi düşünmek bizim en büyük korkularımızdan biridir. Olaya elma örneği ile girdiğimizde vardığımız sonuç komik gibi görünüyor ama bir de “anneniz hastalandığında cebinizdeki para kadar sağlık koşullarından yararlanabileceğiniz, bunun sonucunda da annenizin zarar göreceğini” düşünürseniz aslında bu yaşanan güvensizlik duygusunun hepimiz için ne kadar büyük korkulara kaynak olduğunu fark ederiz.  

Bu kaynaktan gelen güvensizlik korkularımız için -zekâmız ve fark etmişliklerimiz oranında- maddi ve sosyal birikimler yapmaya başlarız. Kenarda para tutmak bunun en bilindik halidir ama telefon rehberimizde polis ve ambulansın telefonlarını yazmaktan tutun da buzdolabının kenarında, poşete sarılmış ekmek bulundurmaya kadar çok çeşidi vardır (yazımın bundan sonraki bölümlerinde buna ‘sermaye’ diyeceğim).  

Güven duymak için eğitim alırız, güven duymak için işe gireriz ve daha iyi bir kariyer için çalışırız. Özgüven sahibi olmak zaten sosyal olarak varılmak istenen bir sonuçtur. Güven duymak için daha çok okuruz. Çünkü hepimiz içten içe biliriz ki sular idaresi bir yanlışlık yapsa ve 35 lira gelmesi gereken faturayı 3.500 lira olarak gönderse bizim suyumuzun açılması için önce o faturayı ödememiz ve sonra yanlışlık için dava açmamız gerekmektedir.  Ancak cebimizde 3.500 lira varsa avukat tutabilecek ve onu takip edecek bir zaman-para sermayesine sahipseniz güven içerisindesiniz. EYVAH ya fatura 3.500 değil de 35.000 gelirse! Ya kız/erkek arkadaşınız ancak yurtdışında ve çok pahalıya malolabilecek bir ameliyatla iyileşebilecek kadar hasta olursa!  

Sermaye güven duygusunu gideriyormuş gibi görünse de böyle her tarafı boklu bir değnektir. Çünkü sahip olduğunuz her sermaye başka ve hacimsel olarak daha büyük sermayeleri zorunlu kılar. Polise, hastaneye veya ambülânsa ihtiyaç duyduğunuzda onların telefonlarını yazdığınız defterin yerini hatırlamanız yada o anda yanınızda olmasını sağlamanız gerekmektedir. Güven içinde yaşamanız için satın aldığınız evde, bu güveni devam ettirebilmek için aldığınız önlemleri saymıyorum bile…  

İşte bu bir türlü gideremediğimiz güven açlığımız bizi delirtmek üzereyken zekâmız girer araya. Zekâmızla algıladığımız yaşamın risklerini, büyükten küçüğe göre sıralar ve bizim koşullarımıza göre nasıl giderilebileceğinin ihtimallerini hesaplamaya başlarız: “Önce kenara biraz para koyman lazım. Sonra site içerisinde, kapıcısı olan bir ev alabilirsin.”, “Bu taksi şoförünün tipi müsait değil sana sorun çıkarabilir”, “İşinde başarılı olmak için şunları yapman lazım”…  

“Yeterince zekiysek ve kurduğumuz sistemleri düzenli uygulayacak kadar yaşam hırsımız varsa artık kurtardık” diyemiyorum çünkü tam da bu aşamada antidepresanlar giriyor hayatımıza.   

Güven duygumuzu doyurabilmek için geri plana ittiğimiz duygularımızın yerine geçen zekâmız, duygular olmadan sadece hesap makinesi gibi çalışıyor. Yani verileri giriyoruz, gerekli işlemleri yapıyoruz ama çıkan sonuç hiçte bizim yaşadığımız sonuç değil. Ama hani her şey matematikti! Hani hesap kitap yapıp tüm sonuçları bulup ihtiyaç duyduğumuzda ameliyat için yurtdışına çıkacaktık!... 

Zekâ referans noktaları ister, tanımlar ister. Zekâ nokta koymak ve yeniden değerlendirmeler yapmak ister. Bunu zekânın kendisi de bilir. Hâlbuki hayat duran hiçbir şeyi bünyesinde barındırmaz, akar gider. Biz tanımlar yapmaya, mükemmeli bulmaya çalışırken mükemmel hal ne yaparsak yapalım bir nokta ileride gibi görünür gözümüze. Zekâmıza referans olarak kullanmamız gereken duygularımızı devamlı bastırdığımız için işletim sistemimiz bir süre sonra hata vermeye başlar. Evden çıkarken musluğu kapattım mı? Otobüsün içi küçülüyor mu bana mı öyle geliyor? Ben her şeyi doğru yaptığım halde olmuyorsa aşağıdaki bakkal yüzünden… Sonrası bildiğimiz trajedi. Yakın çevremiz bizi psikolog yada psikiyatrlara sürükler. Onlar bize risk denetiminden, kişisel ve toplumsal özelliklerimizden, çocukluğumuzdan bahseder. Peşine de dayarlar ilacı paşa gibi.  

Artık, bastırdığımız duygulardan kaynaklı oluşan kimyasal değişimler engellenmiştir. Duygular hâlâ bastırılmış halde dururlar ama artık biz bunları fark edebilecek bir bedene sahip değilizdir (Benzinin bittiğini gösteren gösterge sinyal vermeye başladı diye göstergeyi bozmak gibi…). Bu yaşadığımız, sistemin kendisi için bulduğu en iyi çözümdür. Çünkü Antidepresan aldığınız sürece sistemin içerisinde sistematik üretimler yapmaya, güven duygumuzu doyurmaya ve sahip olduğuz sermayeyi arttırmaya yönelik bitmeyen çabalara devam edeceğiz.  

Eğer zekâmız belli bir seviyenin üzerindeyse yani okeyde bulduğumuz kırmızı beşlinin getirdiği zaferin muhabbetini bir hafta boyunca yapamıyorsak, beynimizin tüm şımarıklığını -kendini güvende hissetme isteğimize rağmen- doyurmak zorundayız. Bugün keman çalmak istiyorsak keman çalmalı, illa sistematik bir kursla “en azından on parça çalayım abi” diye gereksiz ve istemediğimiz ama zekâmız tarafından hiçte akıllıca bulunmayan süreçler yaşamamalıyız. Çünkü sistem ve zekâ keman çalma isteğimize şöyle şeyler der: 

 -         Eve veya işyerimize yakın bir keman kursu bul. 

-         Kemanı olan bir arkadaşından keman ödünç al (Geçici bir hevesse boşuna para verme). 

-         Kurs ücreti için pazarlık yap. 

-         Keman çalma isteğini arkadaşlarına söylemeden önce bir iki parça öğren yoksa sosyal statün zedelenir.  

Zekâ, ihtiyaç duyduğun ve istediğin şeyleri en kısa sürede, en az madde kullanarak ve en işlevsel biçimde yerine getirir. Yukarıdaki maddelerde de zekânın görevini düzgünce yapmaya çalıştığını fark ediyoruz zaten. Ayrıca kendimizi zekânın kollarına bırakırsak bizi herkes için sabit olacak sonuçlara götürür. Verileriniz sabit olduğunda sonuçta aynı olur. Yani keman çalmak isteyen ve koşulları aynı olan herkes aynı şeyleri yaşar. Ama zekâyı duygularımızla beraber çalıştırmayı başarsak; belki de yolda keman çalarak dilenen çingenelerden birinden 10 dakika için kemanını ödünç alır ve çalmayı deneyerek, ihtiyacımızın tümünü karşılayabileceğiz. (Kadıköy de hala çalan birileri var). Çok hoşumuza gittiyse yine zekâmıza güvenip yukarıdaki zincire geri dönebiliriz.  

Yani zekâmızla ve zekâmızı kullanma becerilerimizle öğündüğümüz kadar duygularımızla ve hayal gücümüzle de öğünmeliyiz. Güvensizliğimizi oluşturan şey sistemin kendisi olduğu halde, bu güvensizliği doyurmaya çalışarak geçirdiğimiz yaşam, bizim.

 

 

 

 

 

 

 

 Copyright © 2005  ZORBAFİKİR

hakları saklı değildir