Hicret Aydoğar

Aşkın, vakitsiz bir misafir olduğuna inananlardan mısınız? Aşk, sahiden onu hiç beklemediğimiz bir anda mı gelir çalar kapımızı? Siz hiç onu düşlemiyorken, istemiyorken, derinlerde bir yerlerde, bedeninizi ve ruhunuzu yakacak bir ateşe ihtiyaç duymuyorken.

Hani her şey yolunda, tuzumuz kuru iken. Herkes bizi seviyor ve ruhumuz sevilmenin şımarıklığını doyasıya yaşıyorken. Kalbimiz ve bedenimiz gak deyince su, guk deyince ekmek buluyorken. Her şey kontrolümüz altında bir ritimle, bizim yönetimimizde, bize amade iken. Sabahları pencereyi her açtığımızda, “hayat ne güzel!” diyor, her akşam, günü bitirmenin o sarhoş sevinciyle teşekkür ediyorken?

Bu kadar yolunda iken her şey, biz, bedenimizi ve ruhumuzu bir asit gibi yakıp yok edecek, sızısıyla karnımızın ortasına yerleşecek, mutsuzluktan etimizi sızlatacak bir acıya yakalanıyoruz ve “Evet! Evet! İstiyorum!” diyoruz, öyle mi? Hadi oradan!

İnsan ruhu kat be kat! Her katta bir yanımız ağırlanıyor. İhtirasımız bir katta, tevazumuz öbür katta ve günahkarlığımız tüm bizdenliğiyle dolanırken ortalarda, sevabı sever yanımız da secdede bir başka katta. Her kat en az diğeri kadar “ben” ve her biri en az benim kadar yabancı, her birinden.

Her sona şaşırarak bakmayı alışkanlık haline getiren sahtekar ruhumuz, her ne kadar bizi kandırmaya çalışsa da biliriz biz. Canımız çekiyordur, acı çekmeyi. Ve bir mıknatıs gibi çekeriz belayı üstümüze. Yoksa tesadüf müdür, aylarca beraber çalıştığımız adamı-kadını- birdenbire fark etmişliğimiz. Yada her gün geçtiğimiz marketin önünden yine geçerken, otobüsün camından sülüyetini gördüğümüz o kadın -aslında aylardır birlikte seyahat ettiğimiz- boşu boşuna öyle güzelleşmez birdenbire.

Aşka, öyle yağmura yakalanır gibi yakalanmazsınız ansızın. Canınız ıslanmak istiyordur. Kapıyı açtığınızda kapıdan giren rüzgarın kokusudur, sizi çağıran. Koku cezbedicidir. Kokunun peşinden giderken, sonunda yağmur vardır, bunu en iyi siz bilirsiniz. Şaşırmış gibi yapmamız yakalanınca yağmura, elalemden korkmamızdandır.

Aşk bir ihtiyaç işidir. İçimizdeki sokağın, bizi insanlıktan çıkarmadan oynayabileceği en masum, en meşru oyundur aşk. Ardına saklandığın ağacın, seni saklayamayacağını bile bile, sığınmak bir gölgeye. Heves, sobelenmeye. Bir şeytan uçurtmasının kuyruğu olmak hayaliyle, heves etmek topraktan amade bir serkeşliğe.

İçinde bir şeytan, bir melek var kızım! Hangisini daha çok beslersen önce o büyür’, demişti rahmetli dedem. Aşk, şeytanın en tatlı tayını. Siz hiç, sizi, siz istemeden terk eden sevgiliyi, yüreğinizde lekesiz bir hüsn-ü niyetle uğurladınız mı? Sonra aradığını bulamayıp da hayattan döndüğünde yeniden, dizinize yatırıp teselli ettiniz mi? Ama canını yakmadan? Aşık kalabildikleriniz var mı, gerçekten? Isırmadan öpebildiğiniz, hırpalamadan sevebildiğiniz biri?

Ayrılırken bile bir rövanş derdine düşeriz. ‘Bilseydim gideceğini, onu önce ben terk ederdim’, dediğimiz adam,  birkaç gün evvel kulağına ‘Sana ölürüm!’, dediğimiz  adam mı? Aşk, güven mi? Sadakat mi? Minnet mi? Yoksa şirret mi aşk, en rüzgarlı kattan alan gücünü.

Ödev:

Aşk deyince aklınıza gelen sözcüklerin, aşk deyince aklınıza gelen şarkıların, aşkla ilgili tüm hayal kırıklıklarınızın, aşktan umduklarınızın bir listesini yapın! Şimdi de dönün bir bakın bakalım; hangisinde müteşekkir bir tebessümle el sallıyorsunuz gidenin peşinden! Hangi sözcük merhametli! Sahiplenmeden, tekilleşmeden onunla olabilmek mümkün mü? Aşkta tüm sözcükler kendine dönük. Yeni aşklarınızı nasıl karşıladığını düşünün şimdi de. Bir öncekini ipek bir örtüyle usulca sarıp, mahrem sandığında koruyan kaç kişi var? Önce inkar ettik. Dedik ki ‘Aşk sanmıştım, ama değilmiş!’. Bak sen! Ya şimdi de sanıyorsan? Neyse!

Elinizde bir bardakla musluğun başına geçiyorsunuz. Açıyorsunuz musluğu sonuna kadar. Bardağı tutuyorsunuz altına. Her yana savruluyor sular. Derken musluğu kapatıyorsunuz. Bardak boş. İşte aşk, o tazyikli su! Biz suya inansaydık eğer, sabırla suyun süzülüşünü izlerdik musluk başlarında. Oysa kaçımız durup da umduğumuz adamın-kadının- bize gelmesini bekledik tevekkülle? Cesaretle açtık musluğu sonuna kadar. Yüzümüze sıçrayan sular bizi neşeye boğdu, ama su kesildiğinde koca bir boşluktu.

Aşk, içimizdeki şeytanın bize telkini. İçimizdeki şeytanın en çok biz hali.

Yeni kavramlar, terkipler türetilirken oluşturulmak istenen yeni anlam, toplumsal hafızamızın sahip olduğu anlam üzerinde yükselir. Doku uyuşuyorsa kavram kabul görür, değilse hastalıklı bir doku gibi atılır, toplumun sözcükten gövdesinden. Bu doğal bir süreçtir ve kusursuz işler.

Bu sebepten, “Aşk cinayetleri” kavram olarak girdiğinde ana haber bültenlerine, kimse yadırgamadı. Her şeye itiraz eden - çoğunlukla oturduğu yerden - yurdum insanı, hiç ses çıkarmadı. Garipsenmedi. Aşkın cinnetle yoldaşlığı malumdu hepimizce.

Oysa musluk başında sabra duran elin, boş bir bardak değildir kaderi.

Sevgi, bardağa sabrı öğreten tevekkül.

Bardak, sevgiye bilge bir kabul.

İnsanca bir vuslattır yaşanan.

Dilimde iken beni büyüleyen aşk, gönlüme indiğinde ne kadar sahte. Dil bir büyücü. Kaldırınca örtüyü üstünden, aşikar, tüm hileler.

Aşkla tutsak ettiklerimden, incitip ürküttüklerimden, aşkın saltanatına dayayıp sırtımı canından bezdirdiklerimden, büyütmeyi  unuttuğum tülden meleklerimden af diliyorum.

        Sabrın saltanatıdır artık suya hükmeden.