...
Bilgi bazen insanı büyütse de çoğu zaman sadece şişmanlatıyor. Kaygıyla, ceplerini yağ ile dolduran, biçim bozukluğuna uğramış, artık derinin taşıyamadığı yorgun bedenler gibi. Oysa insan zihni de farklı değil. Bilgi de enerjiye dönüşmezse, yağa dönüşüyor ve insanı çoğu kez aynı ölçüde hastalandırabiliyor. Bilgi, sadece yeni bir şeyi bilmeni değil, yeni bir şey hissetmeni sağlıyorsa doğru işliyor demektir. Yoksa bildiğin ama onunla ilgili hiçbir şey hissedemediğin bir gerçeğin, yenir yutulur bir yanı yok.
Aslında bildikçe beceriksizleşen insan için bu durum feci bir şey. Belki de bu yüzden, ‘çocuk’, olunabilecek en sağlıklı, zinde hal. Bilgi yağlanması sonrası bu ağırlığı taşımada çekilen eziyetin adı ise, çoğu zaman ‘akıllılık’. Hastalığın başlangıcı da, bilgiyi dönüştürmek yerine, mallaştırıp, depolama; daha da kötüsü, çoğaltma telaşı. Zaten ‘çokluk’ düşkünlüğü en baştan beri her şeyi zorlaştıran sinsi bir tuzak gibi hep ortada.
İnsanı rahatsız eden, bilgi küpü bir yığın insan var; hiçbiri bildikleriyle halvet olmamış. Bazısının da bildiği, fındık kabuğunu doldurmaz; ama kırk şeyin cevabını bulursun bir dediğiyle. Bilmek, sanılanın dışında bir şey sanki. Sanki bilmek, bulut gibi bir şey. Yağmur olmayı bekleyen su buharı gibi. Bi yere varınca çiçek, böcek, bi şey olan. Hem hayat veren, ama hem de sonrasında buharlaşıp gitmesi gereken. Su gibi, ona ihtiyacı olan bir şeyin içinden, ölçüsünce geçmezse, sürekliliği yada çokluğu bulunduğu yeri çürüten.
Obezite, bir korku rahatsızlığı. Güvensizliğin aynadaki aksi. Belki de bu nedenle, suç yoksullukta olmasa da, çoğunlukla fakir, daha doğrusu, fakirlik-nefreti hastalığı. Bilgi obeziteliği de öyle; o da cahil çıkmazı. Bilmeye neden ihtiyacı olduğunu unutmak, daha da acısı bunu hiç bilmemek gibi. Yolunu hiç kaybetmemek için gözünü yoldan ayırmayan ama gideceği yeri de bulamayan bir yitik gibi. Bildikleri, tüm hareketlerini kısıtlayan, yavaşlatan birinin, aslında anlamaktan çoktan geçip, yalnızca kelimeler biriktirmesi gibi.
Sözcük simsarları için, bilmek, sadece söyleyebilmektir. Bilmenin, anlamaya yeğlendiği; güvenmeden dostlukların kurulduğu; başkalarının acılarına aslında acınmayıp, yalnızca kızıldığı; birbirini sevmenin sadece sokak statüsü olduğu yerlerde yaşamaya çalışmak gibi. Delilik, bir bakımdan da, bilginin işlenememesi ise, bildik anormalliğin diğer kutbu, bu bilgi obeziteliği. O da aynı ölçüde aksaklık. Aşırı bilmemenin yol açtığı zayıflıkla, hazmedebileceğinin ötesinde, aşırı bilginin fesadı gibi. Halbuki bu en hazin delilik. Çünkü diğer kutuptaki deliler bulundukları zihinsel durumun, çoğu kez, tadını çıkarmalarına karşın, bu taraftakiler ‘akıllılık’ paresiyle ezilip duruyorlar.
Yaşamla ilgili bir yığın bilgisi olanlar, içten içe yaşamı ıskaladıklarını hissediyor. Parayla ilgili cebinde tomar tomar bilgisi olanların, o ceplerinde hiç para yok. Sağlıkla ilgili saatlerce konuşan insanlar, her beş dakikada bir sigara yakıyor. Aşkı anlatanların, aşkları; dostluktan söz edenlerin, dostu yok. Tüm dünyayı avuçlarının içi gibi bilenler, bu bilgiyi önemli görüp, edinenler, yıllardır bir karış uzağa bile gitmemişler. Eğlencenin en alasını bilenlerse, mutsuzluğun en karasında. Eşitlikten bahsedenler, sırf bundan söz ettikleri için kendilerine eşit kimse olmadığını düşünüyor. İyi olmak, başkalarından duyulmuş, herkesin her mısrasını ezbere bildiği coşkulu bir şarkı. Ama kötülük ve yalan, yine herkesin içinde sakladığı kendi sırrı. Belki de bu yüzden cebinde bir yığın şey, ama hiçbirini anlamadan yaşamak en kolayı.