En az kadın olmak kadar zor. Anneliğin anadan kıza geçen genetik kodlamaları olduğu gerçeğini ilk kez, gerekçesini hiç söylemeden evin içinde kendimi, kendi kendime –ama oğlum duyacak şekilde-homurdanırken bulduğumda anlamıştım.
Annem rahmetli, birdenbire celallenir, biz neye kızdığını anlayıncaya kadar, o, yapmamızı istediği şeyi çoktan yapmış olarak dönerdi odaya. Biz de elimiz böğrümüzde bakakalırdık kaçan trenin ardından. Bir gün, yapmasını istediğim şeyi asla doğrudan söylemeyerek, saçma sapan bir homurtuyla dolanırken, ne kadar da anneme benzediğimi fark ettim. Birden durdum ve düşündüm. Bir efsane vardır kadınlar arasında, çoğu kadının korkuyla dinlediği. Derler ki annenin kaderi kızına miras kalırmış. Kaçamazmış hiçbir kadın bu mirastan. İçim titreyerek dinleyenlerdenim.14 yaşında hiç tanımadığı bir adama kamyonla gelin getirilen annem, babamı, ilk kez, kamyonun önünde dolanırken görmüş, evleneceğinden bir gün önce. Tek tesellim, hayatım boyunca annemin gözlerinde gördüğüm aşktır babama karşı, bu hikâyede. Yine de korkmuşumdur anneme benzemekten. Fakat insan, en çok sıkıştığı anda, en çok korktuğu şeye dönüşüveriyor. Ölümden korkmak değil midir birçok cinayetin gerçek nedeni?
Anne olmak yazık ki anne olunca öğreniliyor. Önce kitaplara sarılınıyor, birkaç yıl iyi niyetli bir telaşla. Fakat öğrendiğin her şeyi yalan çıkaran o bacaksıza, sonunda ellerin havada teslim olduğunda, dönüyorsun el yordamına. Bu yordamda en çok annenin parmak izleri oluyor, ne kadar kaçsan da. Annen gibi kızıyor, annen gibi seviyor, annen gibi şikayetleniyor, annen gibi affediyorsun… Sesin, annenin vurgularına teslim oluyor elin ayağına dolandığında. Kendin değilsen eğer, kadın olmanın o dehşetli macerasından, insan olarak çıkmayı beceremedi isen, anne olmak zor. Kötü bir kopya ile çıkıyorsun çocuğunun karşısına.”Yemekten önce yeme o çikolatayı!” diye başlayan cümle,“Aman ne halin varsa gör!” ile bitiveriyor. Doğan Cüceloğlu’ndan öğrenilen birinci cümle, annenden öğrendiğin ikinci cümleye yenik düşüyor. Annende doğal duran şey, iğreti duruyor sende. Senin olmayan her cümle, sahibine geri dönüyor. Bir gün kendini beceriksiz, yenik, sıkışmış, yılgın buluveriyorsun ansızın salonun ortasında. Sonra da giyinip bütün kadınca zırhlarını, olan bitenin acısını çıkarmak üzere, geçiyorsun kocanın karşısına. Babasından öğrendiği derme çatma babalık bilgileriyle, tutunup evin bir köşesine, var olmaya çalışan kocan, babanın cümlelerini kuruyor sana. Şaşkınlıkla dinliyorsun. Evcilik gibi adeta! Mahallenin en kuytu köşesinde buluşmuş, annesini taklit ederek evcilik oynayan kız çocuğu gibisin; babasını taklit eden komşunun oğluyla.
Taklit, en kötü orijinalden daha iğreti duruyor doğada.
Parçalanmış aileler artıyor haberini Türk filmi müziği fonuyla veren kanallar, boşanmış aile çocuğunun, hata yapma hakkını ona acıyarak elinden alan öğretmenler, rehberler, uzmanlar... Evli çiftlere danışmanlık yaparken kocası şüpheleniyor diye telefonun sesini kısamayan aile danışmanları, dayak yiyen komşu çocuğunun sesini, kendi çocuğu duyup korkmasın diye televizyonun sesini açan kapı komşuları, bir stüdyoya doluşup kendisini hiç ama hiç ilgilendirmeyen bir ilişkiyi gözetleyen teyzeler, kocasına istediği kolyeyi aldırmak için bir gecede iki kere vermeyi kabul eden kadınlar, çizgili takımlarla erkeklik oynayanlar…
Bu samimiyetsiz, samimiyetsiz değilse de sahte, sahte değilse de acemi evlenmelerin mamulleri ya da adayları en azından.
Bunlar anne oluyorlar.
Baba oluyorlar.
Öğretmen oluyorlar.
Uzman oluyorlar.
Komşu oluyorlar...
"Bir çocuğu tüm köy büyütür" diyor bir Çin atasözü.
Tüm köyü çağırıyorum imdada!!