Çoğumuz başarı serüvenimizi basamaklarla kavramlaştırdık. Başarılarımız hep basamak basamak. Hedefse basamakların en üstünde duran bir şımarık... Şımarık çünkü basamakları çıkanlar onu tahmin ettiğini sanıyor ve yaşam diyor ona…
Yaşam: kocaman bir merdiven, koşuşturup durduğumuz ve sonundaki kapının aslında ölüme açılacağını bilemediğimiz.
Bazen ayağımız tökezleyip birkaç basamak geri düşeriz ve hayat deriz; “hayat iniş ve çıkışlarla doludur”.
Ama bakın ne oldu? 17 Ağustos’taki şiddetli deprem bize öğretti. Dedi ki; “deprem sırasında en güvenilmez yer merdivenlerdir.” Merdivenler ölümü getirir.
Her ölüm bir doğruyu yok eder ve yerine koca bir boşluk bırakır.
Tanrı Pan: Çaldığı flütün muhteşem ezgisiyle herkesi kendisine âşık eden, inandıran. Ama keçi gibi pis kokan bir tanrıdır.
- Sen bilir misin Pan’ı?
- Evet
- Bu gün kaç kez düşündün onu?
- ….
- Hiç mi?
- …
- İşte bu yüzden Tanrı Pan artık görünmez oldu. Flütü duyulmaz, kokusu hissedilmez…
Yalnızlık ölümdür ve giden yerine koca bir boşluk bırakır.
Kafamız ne çok karışık değil mi? Oysa daha bir önceki yüzyılda Kant bütün netlikleri ortaya koymuş fizikçiler de onaylamıştı: Dine, geleneklere karşı çıkan, olgulara dayalı bilim yapılan bir ortamda modernizm, Rönesans’a ve sanayi devrimine arkasını yaslayarak mükemmel doğrular yaratmış. Newton’un yasalarına Maxwell’in denklemleri de eklenince; yerçekimi kuvvetinden gezegenlerin çekimine hatta elektromanyetik dalgalara kadar her şey açıklanmış. Artık bir taşın üzerine etkiyen bütün kuvvetler bilindiğinde, sonsuza dek nasıl hareket edebileceğini kestirmek mümkünmüş. Yani o sıralar fizikte de çözülmemiş sorun yokmuş.
Her şey ne kadar net! Ne güzel değil mi?
Peki, ne oldu da bu kadar kısa süre içinde netliklerimizi kaybettik? Doğrularımızı kim çaldı da Einstein’a bile “Sevgili tanrı zar atmaz” dedirtebildi? Daha yüzyıl öncesinde; biz arkamızı dönsek de, onunla ilgilenmesek de, ‘evrende her şey kesin ve önceden kestirilebilir iken’ ne oldu da her şey belirsizleşti?
İlkçağda akıl, romada hukuk, ortaçağda din, rönesansta doğa bilimleri ve matematik belirlemiş doğruları. Matematik, sahnedeki yerine kurulduğunda elbette bazı alışkanlıklar da değişivermiş. Önce gözlem, sonra hipotez, sonra deney ve en sonra kuram diyen; klasik anlayışın yerini düşünce deneyleri almış ve böylece zaman, maliyet gibi pek çok engel ortadan kalkmış. Yani bilim insanlarının da zihinleri özgürleşmiş, birer filozof kesilivermişler.
Hal böyle olunca özgür beyinlerin önüne kimse geçemez olmuş. Işık bile… Klasik fizikçilerin bir türlü karar veremedikleri soruna el atmışlar önce ve bir karar vermişler: “ışık hem dalgadır hem de foton denilen parçacıklara sahiptir.” Ardından elektrona el atmışlar ve çekirdek çevresindeki hareketinden kimyasal bağlara, fotoelektrikten lazer ışınlara kadar her şey patır patır çözümlenmeye başlanmış. Fizikçilerin zihin birliği 1927 yılına kadar harikalar yaratmış. 1927 yılında Bohr, Heisenberg ve Pauli, kuantum kuramının bir derlemesini yapıp Brüksel’deki o ünlü konferansta sunmuşlar. Ve bomba patlamış: “Fiziğin görevinin, doğanın nasıl olduğunu bulmak olduğunu düşünmek yanlıştır. Fizik, bizim doğa hakkında ne söylediğimizle ilgilenir. Doğa hakkında bir soru sorduğumuz zaman yanıtı belirlemek için kullanacağımız deney cihazını da belirlemeliyiz. Gözleyen, gözleneni etkiler. Peki bir termometreyi suya daldırıp suyun sıcaklığı şu derece derken yanlış mı söylüyoruz? Hayır da aslında termometre ile su arasındaki sıcaklık farkını ve bizim göz hatamızı ihmal ediyoruz. Bunu bilmek önemli! Büyükler (metre, katları ve askatları) dünyasında yaptığımız bu. Ama kuantum parçacıkları veya dalgaları dünyasında bunu yapamayız. Çünkü gözleme işi, elektronun durumunu değiştirir. Çünkü o gözleme durumuna göre dalga, yine gözleme durumuna göre parçacık yönünü ortaya koyar...”
Özetle, ‘gözlemlediğimiz ortam normalden biraz küçükse yani metrenin milyonda biri büyüklüğünde boyutlarla uğraşıyorsak, bırakın taşın sonsuza kadar nasıl hareket edebileceğini kestirmeyi, daha ‘o an’ nerede olduğunu bile tam olarak bilemeyiz’ demişler. Ve bu söylem tarihe ‘Heisenberg’in belirsizlik ilkesi’ olarak geçmiş. İşte o anda; Decartes ile başlayan Laplace ile doruğa ulaşan DETERMİNİZM sarsılmış. Ve peşi sıra kaynağını determinizmden alan her şey… örneğin diyalektik materyalizm.
O sırada yaşanan tartışmaları Einstein’ın şu sözleri iyi özetler: “Bilimden beklediklerimiz açısından birbirimize karşıt kutuplarda toplandık. Siz (Bohr), zar atan bir tanrıya, bense gerçek nesneler olarak var olan şeyler dünyasındaki yetkin yasalara inanıyorum.”
Einstein’ın haklı olmasını çok istesem de geçen zaman kuantum kuramını doğruladı. Bu nedenle artık geçmişte olanların mantığını en iyi şekilde çözmeyi başarmış olsak bile bundan sonra olacakları kestirebilmek için sonsuz ayrıntıyı hesaplamak zorundayız.
Bu durumda iki tavsiyem olabilir. Ya bir an önce olasılık çalışmaya başlayın ya da Pan’ın flütüne kulak verin.