|
Bülent Göksal
______________________________________________________
Düşünce
‘Hayvanlar düşünebilir mi?’
Düşünmenin, insana ait bir yeti olduğu söyleniyor. Aklın bağımsız ve kendine özgü bir eylemi. Gerçekten de insan düşünebilen tek varlıksa, bu, insanoğlunu diğer tüm canlılardan ayırmaz ama farklılaştırır. Oysa, insan pek de o kadar farklı görünmüyor.
Hayvanların, insana benzer bir düşünme yetisine sahip olmadığı yaygın bir görüş. Yine de, hayvanlarda bir düşünme türü olmalı ve insanınkinden farklılığı, nedenleriyle birlikte belirlenmeli. Bu alanda bir çok çalışma var. Bizim buradaki amacımız ise, konunun içeriğinden çok, bu içerik yoluyla hem bu alandaki çalışma yöntemlerini hem de oluşan düşünce biçimlerini sorgulamayı denemek. Yani, konu olarak ortaya çıkan bu soru aslında düşünce sürecinin anlaşılmasında yalnızca bir gereç.
Yukarıdaki soruyu bir biçimde ele alan bir inceleme, genel olarak, insanın düşünen bir varlık olduğunu, oysa hayvanların insan düşüncesine benzer bir zihinsel dizgeye sahip olmadığını, yine de çözümlenmesi gereken farklı bir tür ‘düşünme’ becerilerinin olabileceğini kabul ederek, bunlarla ilgili sorular oluşturup, yanıtlar arar. Ama burada öncelikle soru-yanıt ilişkisi üzerinde durmak, doğru bir başlangıç için yerinde bir tutum olabilir.
Yanıt, sorunun karşıtı yada bir bakıma karşıt eş değeri gibi görünmemekte. Aynı tür olmadıkları için bir tür grup oluşturmaları da beklenmemeli. Belki de soru, yanıt üretiminde bir kaynak, buna karşılık yanıt, sorunun belirli koşullardaki değişken sonucu olarak görülmeli. Bu nedenle de soruyla hiçbir bakımdan eş değer kabul edilmemeli. Yanıtla sınırlandırılan bir soru doğal olarak kaybolup gider; yanıtlara kaynaklık yapma niteliğini yitirir.
Dahası, yanıt, sanki sorunun yerini alabilir bir olgu gibi bu role soyunursa, ortada bilgi üretim sürecine ait çok da bir şey kalmaz. Oysa biz çoğunlukla yanıtlarla yaşamaktayız. Böyle olunca da sorular her zaman korunması gereken bilgi kaynakları değil de, baş edilmesi gereken sorunlar olarak algılanmakta. Soruların varlığını sürdürmesi, elimizdeki bin bir güçlükle edindiğimiz yanıtlardan şüphe etmemize, daha da zoru, yeni yanıtlar oluşturma gereksinimine neden oluyor. Kolay yaşamın büyük bir derdi olan soru, işlevini yanıta bırakıyorsa, emin olun ki bu, yanıt için yeterli olmayacak, şimdi de gözünü gerçeğin tahtına dikecektir.
Bu durum, çoğu kimse için anlamsız, azı için endişe verici olabilir; ama herkesin yaşamında öyle yada böyle bir gerçektir. ‘Bu iyidir, buysa kötü’, ‘O beni seviyor, diğeri değil.’, ‘Bu güzel, şu değil’ ve benzer bir yığın yanıt hepimizin dünyasında egemenliklerini çoktan ilan etmiş, bununla da yetinmeyip, gerçeklik paresiyle de kendilerini ödüllendirmişler. Yanıt arayan ne yaptığının farkında olmalı. Yanıt, bir sorunun bilgi üretme serüveninde basamaklardan yanlıca biri, o kadar. Soru ise, sorun değil, gelişim sürecinin enerjisi. Hangi alanda olursa olsun, bir alanın tarihsel gelişim sürecinde her zaman en önemli öğeler, kendi tarihi içinde defalarca sorulan sorular olmuştur. Yine bu alanlarda tek bir soruya bulunan yüzlerce belki de binlerce yanıt, o alanların gelişimindeki en belirgin süreçlerdir.
Soruların en önemli iki niteliğinden biri, bitmez tükenmez bir kaynak olmaları, diğeri ise içinde farkında olmadan anlamlandırdığımız yargıları barındırmaları. ‘Bu nedir?’ sorusu bile içinde ‘Bu bir şeydir.’ yargısı taşıyor. Soru, bu yönlü de önemli. Hele soru, içinde fark edilmesi güç bir yargı taşıyorsa, bunun aslında sinsi bir yanıt olma tehlikesi var; ve biz bunu kolaylıkla mutlak bir gerçeğe benzetebilir, soruyu oluşturan öğelerin gerçekliğini sorgulama ihtiyacı bile duymayabiliriz.
Dahası, soru içerisinde belirsizlik taşıyabilir. Çoğu kez bunu da fark etmekte zorlanabiliriz. Eğer bir de belirsizliğin doğasını anlayamıyorsak, varlığından bile haberimiz olmaz. Belirsizlik özelliği, ister bir sözde yada soruda olsun, isterse yaşama ait her öğeyle aramızda, iletişimin en büyük düşmanıdır.
Yanıtınsa en temel görevi, gerçekliği değil, nesnesinin bilinme sürecine düşünsel katkı sağlama becerisi olmalı. Bu yönlü düşünüldüğünde de, sanılanın aksine, insanın gerçeği arama sürecine en fazla katkı aslında “yanlış” yanıtlara ait. Dünyanın düz olduğunu söyleyen kişinin bilime katkısı, dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen kişiden daha fazla sanki. Birinin çıkıp da dünyanın düz olduğunu söylemesi için, belki de o güne kadar kimsenin düşünmediği bir şeyi düşünmesi, dünyanın bir biçiminin olduğunu fark etmesi gerekir. Onun bu yanıtı ne kadar ‘yanlış’ olsa da, sorunun var olmasına katkısı bakımından, sonraki tüm yanıtlardan bilimsel olarak daha değerli olduğu pek ala söylenebilir. Hem, dünyanın yuvarlak olduğu yanıtı, ileriki bir zamanda elbette yok olup gidecek; ilerleyen bilgi yapılarımız, dünyanın biçimiyle ilgili yeni bir tanımlama getirdiğinde bile, bilime katkıları bakımından birinci sırayı yine ‘Dünya düzdür.’ yanıtı alacaktır.
‘Hayvanlar düşünür mü?’
Doğal insan dilinin önemli özelliklerinden biri de iki eklemli oluşu. Bunun anlamı, a, e, c gibi sesler bir araya gelerek sözcükleri, sözcükler de sözleri oluşturması. Fakat dili işlevsel kılan, yani kodlanabilir ve anlaşılabilir kılan, bu iki düzlemdeki birimlerin ‘ayrılıklar’ oluşturabilme özelliği. Bir başka deyişle, biz her iki düzlemdeki birimleri tanıyabiliriz, çünkü farklılıklarını ayırt edebiliriz. Her iki birimde de en temel özellik bu ayrılıklar.
Öğelerinin farklılığına dayalı bir kodlama olan dilde, bir birim olarak ‘p’ ve ‘f’ sesleri arasında ayırt edilebilir bir nitelik olmasaydı, sap ile saf arasındaki farkı anlamamız mümkün olamayacaktı. Bir yapıyı oluşturan birimler arasındaki ‘ayrılıklar’ ilkesinin, o yapının anlaşılması için vazgeçilmez bir rolü var.
Toplumu oluşturan birimlerden biri de insan. Bireyi anlamlı kılan da farklılıkları. Çizmeyi aşmak korkumuz engel olmasa, toplumsallaşmayı olası kılan en temel özelliğin insan evrimindeki, türdeşlerinden fiziki farklılaşma olduğunu söyleyebilirdik. Gerçekten de, bireylerinin biçimsel ayırt edici özellikleri bulunmayan bir toplum mümkün olur muydu, bilinmez.
Bu durum bir söz yada bir toplum kadar, soru için de geçerli, elbet. Öğelerin içeriği tam olarak belirlenmemiş bir soru, yanıt üretme işlevini gerçekleştiremez. Oysa burada, yukarıdaki sorunun öğelerinden biri olan düşünmek, bizim için tam olarak ayırt edici bir özellik taşımamakta.
Düşünce, diğer insan davranışları kadar belirgin, anlaşılabilir, hatta tanımlanabilir görünmemekte. Elbette konunun uzmanları, ‘Düşünce nedir?’ sorusuna kendi alanları içerisinde kullanabilecekleri yanıt yada yanıtlar vereceklerdir; ama sorunun barındırdığı düşünce öğesinin farklı yönleriyle belirginleşmesi bize farklı yönlerden kullanabileceğimiz farklı yanıtlar sağlayabilir .
Eğer hayvanlarda düşüncenin varlığından yada yokluğundan söz etmek gerekiyorsa, öncelikle düşüncenin diğer zihin faaliyetleri ile arasındaki ayırıcı özelliklerin belirlenmesi gerekiyor.
Şimdi de, yanıtın hiçbir zaman sorunun yerini alamayacağı, hiçbir zaman kesin bir doğru olamayacağı, yalnızca bir sonraki yanıt için bir basamak olabileceğini göz önünde tutarak bu soruya bizce bir yanıt oluşturmaya çalışalım. Bunu, yani yanıt denilen şeyin işlevini bu yönlü belirledikten sonra artık istediğimiz kadar da cesur olabiliriz. Zaten bizim buradaki amacımız, yanıtımızı gerçek görevinde; sorunun gelişim sürecinde bir basamak olarak kullanmaktır. Umuyoruz ki, ne kadar yanlış görünürse görünsün, bizim yanıtımız başkalarına ilham versin.
İnsan düşüncesi, diğer tüm canlı varlıklarda kendini gösteren zihinsel faaliyetlerin, belirgin bir farklılık gösteren türüdür. Davranışı, hareketin anlamlı biçimi olarak kabul edersek, tüm canlılarda davranışı oluşturan nedenin niteliğini de düşünce belirler. Burada düşüncenin farklılığını oluşturan ayırıcı özelliğini, bir sanımız üzerine kuralım. Düşünmek, ‘düş’ kökenli. Düşünmek nasıl bir davranış olursa olsun, ‘düş’ kavramının içeriğiyle örtüşmek durumunda. Yine, ‘düş’ insanoğlunun geleceği algılama becerisi ile var olanı yada gerçek dünyayı olduğundan faklı kurgulama yeteneği. Fakat öncelikle geleceği algılama… Sonrası yaşamı, belki de gerçekleşmeyeceğini bile bile duygularından ilham alarak tahmin etme sanatı. Hayvanlarda gelecek kavramının bulunmayışı, koskoca bir şimdi içinde yaşamaları, olduğundan farklı bir dünya kurgulayamamaları onları düşlerin bulunmadığı bir dünyada yaşamak zorunda kılıyor (Tabii, ‘Hayvanların gelecek kavramı yoktur’ yanıtı varlığını sürdürdüğü sürece). Düşünce, insanoğlunun geleceği algılamasıyla birlikte bugün anladığımız anlamda belirginleşir. Bunun öncesinde de türlü zihinsel faaliyetler vardır ama bu yönlü bir zaman kavramını algılama, zihin evriminde düşünce diye tanımladığımız kırılmaya neden olmuş olabilir. Geleceği kavramak, belki de zorunlu olarak geleceği tahmin etmeyi, bu tahminlerin posaları, yani gerçekleşmemiş gelecekler de, farklı şimdiler kurgulama becerisine yol açmış olabilir. Düşünmenin, diğer tür dünyayı algılama yöntemlerinden ayırıcı özelliği, şimdi bağlamında olanla yetinmeyip, gelecek bağlamında gerçek yada gerçeküstü olanı kurgulayabilme becerisini içinde taşıyabilmesidir. Düşünce dediğimiz bu etkinlikten gelecek kavramını çeker alır; algımızı olmuş, olan ve olacak değil de yalnızca değiştirilemez şimdiyle sınırlarsak, belki o zaman bir hayvan gibi düşünebiliriz. Tabii, ona düşünme denirse.
Burada yapmaya çalıştığımız, ilk başta değindiğimiz soruya bir yanıt aramak değil, yaşamda karşılaştığımız soru ve yanıtlara karşı bir davranış örnekçesi belirlemek. Düşünme eylemine bir bakış açısıyla ilgili bu öneri tamamıyla doğru olsa dahi, yine de genel yapının çok küçük bir bölümünü oluşturacaktır. Son derece karmaşık olan bu yapı, ‘Düşünce nedir?’ sorusuna verilen bu tür yanıtlarla elbette tanımlanamaz. Bizim bu yanıttan beklentimizse, düşünmeyi anlama sürecinde işlevi olabilecek bir basamak oluşturmak, hepsi bu. Dediğimiz gibi, yanıtlar yalnızca sorunun değerini arttırmak içindir. Bir sorunun anlam kazanması için öğelerinin belirgin ve anlaşılır olması gerekir. Bir öğe için ayırıcı bir tanımlama, kullanılabilir bir yanıta, başka bakış açılarıyla farklı tanımlamalar da, çok yönlü kullanabileceğimiz bir yığın yanıta olanak sağlayacaktır. Bu yöntem, yalnızca bu tür yapılar için geçerli değildir aslında. Yaşamda da belirginleştirmediğimiz öğelerin kurduğu yapıları anlayamayız. Oysa yaşamdaki birçok davranışlarımız, elimizdeki yanıtlarla biçimlenmektedir. Yanıtlarımız, kim olduğumuzu belirlemekte. Sorularımızın azlığıysa, yaşamdaki başarısızlığımızı.
|