Bülent Sönmez

-------------------------------------------------

Düyun-u umumiyeden IMF’ye

 

Her şey Kırım savaşından sonra başladı.  Savaşın enkazı, devleti 70 Cent’e muhtaç bıraktı. Nedense dışardan dayatıldığına inandığım, bir çözüm bulunmakta geç kalınmadı. ‘Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez imdada’ misali yetişti bizi pek çok seven; yabancı ülkeler yatırımcılar, batırımcılar, bankerler. Tahvil çıkartılarak yabancılardan borç alınacaktı. Tarihte ilk borç alma hikâyemiz; borç verenlerin ne almanın peşinde olduklarını anlayabilen, Mustafa Kemal Atatürk’ün ekonomi yönetimine kadar devam edecekti. 1854 yılındaki 5 milyon Sterlin’lik ilk dış borçlanmanın karşılığı olarak Mısır’ın Cizye vergisi gelir gösterilmişti. 1855’te ikinci bir 5 milyon daha borç alındı. Mısır Cizye gelirleri dışında İzmir ve Suriye gümrüklerinin gelirleri de karşılık gösterildi. Artık her gün hayat biraz daha zorlaşacak halk biraz daha fakirleşecekti. 

1853 ile 1874 seneleri arasında 15 kez tahvil satıldı. 1874 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti 20 yıl gibi bir sürede 15 dış borçlanma yapmış ve bunlardan eline 127 milyon Osmanlı Altın Lirası geçmiş. Ancak borç 239 Milyon Lirayı bulmuştu. Korkacak bir durum yoktu ama fark edildi ki başlangıçta açığı kapamak amacıyla borçlanılırken sonraları faizleri ödemek için borçlanılmaya başlanılmıştı. Mesela 1874–75 yıllık bütçe geliri 25.104.928 Lira olarak gerçekleşmesine karşın borçların o yıllık bölümünün toplamı 30.000.000 Lira civarında idi. Bu da o yılın bütçesinin borçları bile ödemeye kâfi gelmediğini göstermekteydi. Bu iflas demekti. Ne tesadüf ki tıpkı bugünlerde olduğu gibi devletin tüm gelirleri yalnızca faiz ödemesini karşılayabiliyordu. Komplocu bir yaklaşım ama insan şu geçen yılların bu kadar birbirine benzeyerek tekrar etmesinin sanki bir sebebi varmış gibi hissediyor. Sonra ne mi oldu?  Alacaklılarla yapılan görüşmeler sonunda anlaşmaya varıldı. Borç ve faizleri ödemek için güvence olarak 'tuz', 'içki', tütün', 'ipek', 'balık avcılığı', 'pul ve damga resmi'nden sağlanan gelirler gösterildi. İmparatorluğa bağlı Balkan ülkelerinden alınan vergilerin de ödemeye aktarılması karara bağlandı. Tüm bu düzenlemeleri yönetmek için Düyun-u Umumiye adıyla bir örgüt kuruldu. Örgüt (Hollanda ve Belçika’yı da temsil eden) İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya - Macaristan ve Osmanlı üyelerinden oluşturuldu. 720 şube ve beşbin memuruyla yurt düzeyine yayılan temsilcileri, gelirlerin usulüne uygun biçimde toplanıp toplanmadığını denetlemeye başladılar. Hâlbuki IMF’den ya da Dünya Bankası’ndan ki o zaman Allah’tan bu iki fakirsever kuruluş kurulmamıştı,  ekonomi bakanı getirmeyi o zamanlar öğrenseydik belki de bugün kurtarmaya çaba sarf edecek bir devlet bırakmayıp, bunca zahmete girmemiş olurduk. 

Bir rivayette “Eskiden daha kalabalık bir ekip gönderilirmiş. Bu ekip fertleri de; sıkıldıklarından olsa gerek, zamanla başka faaliyetlere de girerlermiş.” denilirse de ben bu durumu komplocu vatanseverlerin paranoyası olduğunun düşünülmesinden korktuğum için, kesin bir ifade ile anamayacağım. Hatta İngilizlerin, borçlara karşılık egenin büyük bir kısmini alt yapı yatırımları tamamlanarak ve halkı boşaltılarak sözde kolonileştirme amacıyla istediğini bile yazıyor tarih. Ama kim bekler; topraklarında güneşin batmadığı koca İngiliz imparatorluğundan böyle bir şeyi? Olacak iş mi bu şimdi! Yok, efendim savaş gemileri; Loranda Bubini, Korpu, Baltazzi, Stefanoviç, Shilizzi, Negroponte, Coronia ve Alberti gibi ünlü galata bankerlerinin alacaklarını tahsil etmek için İstanbul önüne demirlemiş falan filan… Adamlar hem para versin hem de tut onlara iftira et! Yok, yok hiçbir devlete yardım etmeyeceksin! 

Sonrası bilinen tarih hikâyeleri... İlk önce hasta adamlaşma sonra kolundan tutulup Birinci Dünya Savaşına ortak edilme. Hastalığın iyice kötüleşmesi, derken tam paylaşılacak kıvama gelmiş hasta adam.  Vatanı kurtarıp tekrar vatana benzetmek için yola çıkanlar bakmışlar olacak gibi değil; kurtardıkları topraklarda kurdukları yeni devlet Düyun-u Umumiye’nin borçlarını kabul etmiş. Fakat bundan sonra borç kabul ederken daha akilli olmak gerektiğini de fark etmişler. Her alanda tam bağımsız kalmak için gereken yol izlenmiş. 

Atatürk'ün ekonomik kalkınma modelinin temelinde dörtlü bir denge görüşü vardır. Bu dengeler: devlet bütçesi dengesi, kaynak-harcamalar dengesi, diş ödemeler dengesi, devlet işletmesi-özel işletme dengesi biçiminde özetlenebilir. 

Ne yazık ki sonraki yıllarda yaşamış olduğumuz yüksek enflasyon, döviz darboğazı, işsizlik ve hatta sosyal huzursuzluklar hep bu dengelerden uzaklaşmamızın sonucunda ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin Atatürk yönetimindeki onbeş yıllık dönemi, ekonominin en istikrarlı hızlı gelişme dönemidir. 

Ya sonraki dönemde neler olmuştur? Dünya’nın zor günler yaşadığı kesindir. 1930’larda bir dünya ekonomik krizi, sonra ardından koca bir dünya savaşı ve bu iki yıkımın dünyaya getirdiği Dünya Bankası ve IMF (Uluslararası Para Fonu). Artık ülkeler daha sık bunalımlar yaşayacak ve yapısal uyum programları eşliğinde halkları daha da fakirleştirilecekti.  Bu fakirsever kuruluşların yetiştirdiği ekonomisyenler çok güzel programlanmış olan yapısal uyum programları ile birlikte maalesef birçok ulusun ilk önce yeraltı ve yerüstü zenginliklerini tükettiler daha sonra da çağdaş sömürü ‘globalizm oyunu’ ile kâr devleri bu ulusların özyatırımlarını bir bir satın almaya başladılar. Hiç kimse başkasının ülkesine, hayrına bir çivi dahi çakmadı. Batan ekonomilerin batan şirketleri, bankaları, bir bir dünyanın yerel şirketlerinin eline geçmeye başladı.

IMF ile yapısal uyum programı uygulayarak halkını kurtarmaya çalışan ülkeler arasında yapılan araştırmalar, program kurbanı hiç bir ülkenin bu programı uygulayarak bir ekonomik büyüme kaydetmediğini; aksine ekonomik krizler, siyasal kargaşalar, nedensiz ya da nedeni gizli hükümet değişiklikleri yaşadığını gösteriyor. Bu ülkelerde ekonomide tam bir istikrarsızlık hâkim olmuş, kamu harcamaları kısılmış, ücretler dondurulmuş, diş ticaret açıkları artmış, ulusal paraları değer kaybetmiş, kişi başına düşen milli gelir gerilemiş, sefalet ve yoksulluk hâkim olmuştur. Tıpkı Düyun-u Umumiye sonrası Osmanlı gibi… 

Ulusal ya da yapısal programları uygulayan ülkeler büyük ekonomik krizler yaşarken, hangi gerekçe ile hala bu talimatlara uymakta ve ekonomik gelişimlerini bu yönde planlamaktadırlar? Bunun nedeni Dünya’da artik ödenemeyecek hale gelmiş bir borç zincirinin oluşmasıdır. 

Bryan Johnson ve Brett Schaefer tarafından yapılan bir araştırmada IMF politikalarını uygulayan 89 az gelişmiş ülkenin 1965’den 1995’e kadarki ekonomik büyümesi incelenmiştir. Araştırma sonuçları ilginçtir: bu ülkelerden 48’i borç aldığı yıla göre kişi başına düşen zenginlik açısından bir ilerleme kaydetmemiş, bu 48 ülkeden 32’si daha da fakirleşmiş, bu ülkelerden de 14’ünün ekonomisi borç aldığı yıla oranla en az %15 küçülmüştür. 

Aşağıdaki sonuçlar nedense birilerinin;  fakirliği birilerinin kaderi olarak belirlerciklerinin kanıtı gibi görünmektedir.  

Afrika Kıtası  

Emperyalistlerce kışkırtılan savaşların pençesindeki kara kıtadaki 48 ülkenin toplam yıllık geliri, Belçika’nın yıllık gelirini ancak geçiyor. Sayın Dünya Bankası tarafından yayınlanan bir rapor, Afrika ülkelerinin çoğunun, 40 yıl öncesine göre çok daha geride olduklarını gösteriyor.  

Mozambik 

Dünya Bankası ve IMF tarafından “önerilen” politikalarla, maun cevizi işleme sektörü tamamen yok edildi. Ham cevize uygulanan ihracat tarifelerinin kaldırılmasının ardından, çoğu kadın 10 bin işçi, işini yitirdi. 

Zaire (Demokratik Kongo Cumhuriyeti) 

ABD ve Fransa emperyalizmi tarafından desteklenen diktatör IMF kredileriyle beslendi. Ülkeye verilen yüz milyonlarca dolar kredi, Mobutu’nun kişisel servetine aktı ve IMF, 1982 yılında bu durumu “resmen” öğrenmesine rağmen yardıma devam etti. Zaire halkı Mobutu’yu devirdi. IMF ise diktatöre akıttığı “borçları” şimdi halktan tahsil ediyor. 

Çad / Kamerun 

İnsanların her türlü eziyete mahrum kaldığı iki Afrika ülkesi olan Çad ve Kamerun hükümetleri, Dünya Bankası’ndan akan yüz milyonlarca doların keyfini çıkarıyor. Bu fakirsever banka, iki ülke arasında yapılması planlanan petrol boru hattı için 3.5 milyar dolar destek sağlamış durumda. 1000 kilometrelik hattı inşa edecek şirketler kimler bilin, ABD’li 7 kız kardeşin mensupları, Exxon-Mobil ve ortaklari Chevron ile Petronass. Boru hattı, çok önemli orman, su kaynakları ve kıyı bölgelerini tahrip edecek. 

Benin 

Sıradaki fakirimiz 1993’te başladığı yapısal uyum programları sayesinde, ülkenin odun ihracatı 6 yıl içinde 4 kat arttırmış ve bu yükü kaldıramayan toprakları çoraklaşmaya başlamış. 

Rusya

Çok başarılı bir programda Rusya için düşünülmüş,  bu sefer sorunlarına çare bulunacak ülke Rusya 1992 yılında Rus halkı, IMF programlarıyla tanıştı, ancak yoksullukta diğer halklara “yetişmekte” hiç gecikmemişler. Dört kısa yıl içinde, ülkenin ulusal geliri yarı yarıya düşmüş. Sefalet içinde yaşayan insan sayısı, ayni sürede 2 milyondan 60 milyona fırlamış. O kadar başarılı olmuş ki program,  erkeklerin ortalama ömrü 65,5’ten 57’ye düşmüş. Hızlı bir özelleştirme, diş yatırım hamlesi, özelleştirme mafyası ve program hediyesi çeteler… 

Bolivya 

Sıradaki ülke Bolivya’da, tarım ürünleri ihracatı 1980’lerde rekor düzeyde arttı. Ve neticesinde yoksulluk sınırının altında yaşayan köylülerin oranı yüzde 95’e fırladı. Fakirsever kuruluşlarımız ve politikaları sayesinde; 

— Yabancı şirketlerin verimli toprakları ele geçirmesine olanak taninmiş. Kalkındırma adına toprakları ellerinden alınan çiftçiler,  heyelanlara açık bayırlarda tarım yapmaya mahkûm olmuşlar ya da ormanları yakıp kendilerine alan açmaya zorlanmışlar. Çoğu köylü, şehirlere göçmüş. 

— Küçük çiftçilere verilen devlet desteği kesilirken, tarımda tekelleşme hızlanmış. Tarım alanında sendikalaşma, devlet baskısıyla önlenmiş. 

— Yabancı tekeller, yerli halklar tarafından yüzlerce yılda geliştirilen tarım tekniklerinin patentini almışlar. 

— Tamamen ihracata dayalı tarım politikaları, kimyasala bağımlı tarım tekniklerini geliştirdi. Toprak zehirlendi. 

Kolombiya 

Kolombiya da IMF ve Dünya Bankası’nın yapısal uyum programları neticesi tarihinin en büyük krizini yaşıyor. İşsizlik oranı hızla yükselmiş, özelleştirme hızlandırılmış, maaşlar dondurulmuş ve zaten yetersiz olan sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi gerekmiş. 

Guyana 

Kendilerine uygulatılan yapısal uyum programı neticesi, bugün ülkenin kesilebilir ormanlarının yarısı yabancı tekellerin ellerine geçmiş. 

El Salvador 

El Salvador’un işine, telefon şirketinin özelleştirilmesi ile başlandı; gizli anlaşmalar, ölüm tehditleri ve işçi haklarının ihlal edilmesiyle, tam bir “Dünya Bankası uygulaması örneği” yaşanmış.

Meksika 

1994–1995 yıllarında yüksek enflasyon ve rezervlerin erimesi nedeniyle IMF’den kredi aldı. IMF programına karşın ülkede pek çok işyeri kapandı, yoğun işten çıkarmalar yaşandı. Meksika’da bugün gelir adaletsizliği ve yoksulluk sürüyor ve gün geçtikçe artıyor. Meksika’da 7 yılda 1155 KİT’ten 955 i özelleştirilmiştir. Buna rağmen ülke 95 yılında yine borç almak zorunda kalmıştır. Yoksulluk özelleştirmelerden sonra % 45’lerden  % 55’lere fırlamış. Sonuçta Meksika en kıymetli kaynağını, petrol şirketlerini bile ABD’li tekellere satmak zorunda kalmıştır. 

Haiti 

İki fakirseverimiz, hükümetin asgari ücreti artırmasını önlediler. Ardından, kârlı kamu kuruluşlarının derhal özelleştirilmesi istenmiş. IMF baskısıyla, özellikle eğitim ve sağlık alanındaki kamu harcamaları yarı yarıya azaltılmış. Anlayacağınız birileri kendi ülkelerinde zenginlik içinde yaşarken, yine halk eziyet çekmiş.

Güney Kore 

1997’de patlak veren Asya ekonomik krizi ile o güne dek kaydettiği bütün sinai-teknolojik ilerlemelerini kaybetti. Japonya’nın ardından bir de iyice gelişen Güney Kore sanayisi ile rekabet etmek istemeyen ABD, fırsatı iyi değerlendirmiş. Krizi bitirmek bahanesiyle ülkeye akıtılan 30 milyar Dolarlık dev IMF kredisinin karşılığı, ülke tarihinde görülen en ağır “yapısal uyum paketi” olmuş. Bu kuralları harfiyen uygulayan Güney Kore hükümeti, iki yıl içinde ülkeyi adeta bir harabeye çevirmiş. Ekonomi küçülmüş, halkın alım gücü büyük ölçüde düşerken, yüzbinlerce işçi işinden çıkarılmış. Neredeyse ABD ile rekabet edecek duruma gelmiş Koreli şirketler, başta otomotiv sektörü olmak üzere, emperyalist tekellerin eline geçti. Daha da kötüsü benzer “yapısal uyum programları” Asya krizinin etkilediği tüm bağımlı ülkelerde uygulanmış. 

Endonezya 

1980’lerin sonunda Tayvan ve Güney Kore’de gelişen işçi hareketi, uluslararası tekelleri kısmen de olsa “başka arayışlara” yöneltti. Bu arada fakirsever ikilimiz de, yabancı tekellere ucuz işgücü sağlama garantisi karşılığında, devlete bol bol kredi sağlıyorlardı. Bu elverişli koşullar altında faaliyete geçen Nike patronlarının, işçilerin hak alma mücadelesini bastırmak için diktatörlükle el ele vererek çok sayıda işçi önderini öldürtüp cezaevine attırdığı belirtiliyor. 1997 krizi vurduğunda ise durum daha da kötüleşti IMF’nin “yapısal uyum programının” devreye girmesiyle, Güney Kore benzeri gelişmeler yaşandı. Ancak program, halk direnişiyle karşılandı ve çıkan ayaklanma sonucu, diktatör Suharto devrildi. 

Türkiye 

Bir zamanlar her alanda tam bağımsız olmanın çok önemli sayıldığı Türkiye’de de tam 17 “yapısal uyum programı” oyunu oynandı. Son yaşadığımız krizden bu yana borçlarımız hızla artırıldı. Aslında ‘mevcut borçların azalması', 'yeni borçlanma yapılmaması', 'doğrudan sermaye girişi' gibi mantıklı çözümler yerine; Türkiye’yi daha da borçlandırıp, yabancılara borç verme imkânı yaratmak ana kriter haline geliyor. Sorunun çözümü böyle dayatılınca da ortaya net bir sonuç çıkıyor: borçları azaltmayı vaat edip gelenler ya da gönderilenler, sorunun kaynağı sayılmak yerine ‘mucize yaratıcıları’ oluveriyor. Neticede zaten hep veren halk, daha da vermeye mecbur kalıyor. 

Son yaşatılan krizimizde 2001 yılı içinde, 199 ulusal şirketimiz ya tam ya da kısmen yabancıların eline geçti. Sonrasında başlatılan hızlı bir özelleştirme oyunu ile ekonominin kalesi sayılan, Petkim, Tekel, Tüpraş, Seka, Telekom, Sümerbank, Şekerbank yabancı ortaklıkların eline geçti. 

Bu programlar neticesinde, dünyanın birçok ülkesinde verimli topraklar ulus ötesi tekellerin eline geçmeye devam ediyor. Uluslararası şirketlerin girdikleri tüm azgelişmiş ülkelerde kamu işletmelerinin en karlı ve en stratejik olanları satın alınmaktadır. Ülkeler kendi gıdasını üretebilir konumdan çıkarılıp tarım ürünlerinde ithalata bağımlı hale getiriliyor. Devletin ekonomiden tamamen çekilmesi suretiyle yönetimler ele geçiriliyor.    

Uluslararası sermayenin dünyaya ‘globalizasyon’ adı ile dayattığı oyunun faturası azgelişmişlere kesilmektedir. Dünyada ‘her 4 saniyede bir’, bir insan açlıktan ölmektedir. Uygulanan politikalar vasıtasıyla yoksul ülkelerin yoksulluğu daha da artırılmaktadır. Bu hızlı kâr elde etme oyunu içinde insanların çektikleri eziyetler ve ‘her 4 saniyede bir’ başkalarının zenginleşme arzularına kurban gitmeleri, insanlık adına bir onursuzluktur.