Yaşamın en büyük çelişkisi ve bilinmeyenlerin en büyüğüdür ÖLÜM. Biz zavallı canlılar ne kadar da korkarız ondan. Bir türlü yakalayamayız ölmek zamanını. Ölmek için ya çok erkendir ya da fazla geç.
Yeterince büyüyüp iyi bir iş, mükemmel bir eş ve harika çocukların sahibi olmak, evlatların mürüvvetini görmek hatta torunları kucağa alıp sevmek gibi çeşitli hedefler hep erteler ölmek zamanını. Oysa hedeflerden bir kısmını ele geçirildiğinde daha da uzaklaşılır ölümden. “En büyük torunun düğünü, çocuğunun okula gitmesi gibi” bitmek bilmeyen ve artık biraz da anlamsızlaşmaya başlayan yeni hedefler belirir. Torunun torununu görenin cennete gideceğini söylerdi sevgili babaannem.
“İşte şimdi! Şimdi ölümün tam sırası” diyemeyiz bir türlü.
Babaannem demedi mi acaba? Diyemedi mi?
Tamam, ölüm çok korkunç, çok bilinmezdir. Ama yine de hiç diyemez miyiz? Barışamaz mıyız ölümle?
Çok özel bir andır o. İnsanın koca yaşamı boyunca hissettiği nadir duygulardan biridir. Ne zaman hissedileceği önceden tahmin edilemez. Yazın sıcağında Kınalı Ada’nın o dik yokuşunun ter içinde tırmanılmasıyla varılan kilisenin bahçesindeki ağaçların altına attığınızda kendinizi, gölgede esen rüzgârı tüm vücudunuzda hissettiğinizde ve yemyeşil ağaçların ardındaki masmavi denizden ve adalardan oluşan muhteşem manzarayı gördüğünüzde mesela. Uyuyan kedinizi seyrederken de olabilir. Belki de “işte o, ruh eşim!” dediğiniz sevgilinizle birlikte geçirdiğiniz anların sonsuza dek sürmesini dilediğinizde. Ona sarıldığınızda. Muhteşem kokusunu, içinize yaşamı çeker gibi çektiğinizde. Ya da eskiden yazdığınız bir yazıyı yüzünüzde tebessümle okuduğunuzda.
Yani yaşamınızın keyif aldığınız her hangi bir anında, hiç beklemediğiniz halde karşınıza çıkar. Yaşadığınızı en çok hissettiğiniz anda barışırsınız ölümle, yaşamın yok edicisi ile.
Hem ağırbaşlı, dingin hem de heyecan, haz verici bir duygudur. Beyin gücüyle havada süzülmek, uçmak gibi bir duygudur. Kendinizi kucaklamak gibi…
İşte o anlardan birinde veya birkaçında “şimdi ölsem gam yemem” dersiniz mutlaka. Bence adak denilen şeyi de işte tam bu yüzden icat ettiniz. Tanrıya olan şükran gibi hikâyeleri bir kenara bırakırsak, aslında ölüme ihanetin bir bedelidir adağınız. Ölsem gam yemem dediğiniz halde ölememiş olma vicdanının bedeli.