Sanırım hayat sanrılarla geçen bir süreç. doğduğumuz andan itibaren ana kucağında başlıyor sanrılar ya da sanmalar. Her ağladığımızda bir çözüm bulunması ister istemez sorun yaratıyor konuştuğun halde bile kendini anlatamadığın zamanlarda. Kendini dünyanın en önemli varlığı sanarak başlıyor algılar. Algıcılarımız bir kere başlayınca yanlış almaya; hele bir de bizi var eden sebebi vücutlarımızın bizi yetiştirirken kendi sanrılarını üzerimize eklemelerinin kaçınılmazlığı ile birleştiğinde, milyarlarca farklı sanrının sahibi yan yana yaşayıp gidiyoruz yeryüzünde. ‘Ama alışmıştım ben ağladığımda hemencecik anlaşılmaya’ diyemeden, ‘büyüdün artık’ deniliyor her birimize. Sonrasında büyümenin ve sosyalleşmenin dayanılmaz hafifliği… Öyle altına yapmak yok artık. Büzgülü kasların söz dinler olduğunda, her acıktığında ememezsin ananın memelerini. Biraz daha beklersen öğreneceksin memeleri kiminle ortak kullandığını. Artık kanepelerin üstünde Süpermen numarası yapmak çok zor Süpermen olmanın ne zor olduğunu anladığında...
Sanırım, olmak hepimiz için zor bir durum. Olmamayı ise bilebilme şansımız hiç olmadı. Merak ettiğimiz her şeyi aklımızın yettiğince araştırdık, bilmek istediğimiz her yere aklımızın erdiği yere kadar gittik insanoğlu olarak ama olmamayı henüz hiçbirimiz keşfedemedik. Efsaneye, dünyanın bir boğanın boynunda döndüğü sonucuyla biten bilimsel araştırmalarla başladık. Uzun bir zaman hayatın içinde olanların bir kısmı hep öyle inanarak devam etti. O bir yanılgıydı, abuk sabuk bir sürü teorem oldu ve hepsine inandık o günün koşullarında. Ne kadar mantık dışı gelen şey varsa denedik. Yer yer inandık yer yer inanmaktan öte, bu inandığımız doğrudur diyerek kelleler kopardık tarihimiz boyunca. Kimimiz inandıkları uğruna savaşlar çıkardı. Kimileri o savaşlarda ölebilecek kadar hayatını hafife aldı ya da sanırım kendi sanısına göre en doğrusunu yaptı. Şu an hayatımızı doğrudan etkileyen birçok şeyi fark ettik bilimsel çalışmalarımızla ama yine de yeryüzünde yaşayan herkesin doğrusu olacak doğrular olamadı sonucunda ki hala uçurumlar var her farklı kıtada yaşayan insanoğlu arasında.
Sanırım tırtıllar da büyüdükçe sosyalleşmek ya da farklılaşmak için bizim gibi sanrılarıyla boğuşmak zorunda kalıyorlar. Dört farklı evreden geçiyorlar kanat çırpmadan önce. Hayatta kalabilecek kadar başarılı bir tırtılsalar ömürleri boyunca sürünecekleri sanrılarını bir kenara bırakıp yaşamak için tabiatın verdiği her yetiyi kullanmak zorundalar. Aksi taktirde bir kuşun ya da böceğin yemi olmak kaçınılmaz bir son. İşte bu kaçınılmaz sondan kendini koruyabilecek kadar yaşamacı olabilen tırtıllar, hepimizin baharda uçuşundan haz aldığı, bazen dokunup hayatına son vermekten endişe ettiği, bazen de büyüleyici bir virtüözün keman ya da klarnet çalışını hayran hayran benzettiği kelebeklere dönüşüyorlar.
Sanırım her kararımız öyle ya da böyle bizim hayatımıza dönüşken ve biz hiç bir kararımızı verirken hayatımızda nelere dönüşebileceğini asla bilemiyoruz. Tıpkı olmamayı henüz bilmeyerek var olmaya devam etmemiz gibi… Sanmaktan öte bir bilgi mevcut değil elimizde. Bir bilim var elle tutulası o da bugün söylediklerini yarın inkar edebilesi. Ne yapsın bilim! Onun da sanrılar değil mi çıkış noktası… Aristoteles (MÖ 384-322), devlet adamı yetiştirmekten tutunda sosyal hayat kurallarına kadar bir çok alanda yaptığı gibi, hareket için de kendi gözlemlerine dayalı kurallar koymuştu,
1. Cisimler ağırlıklarıyla orantılı bir ivmeyle yere düşerler.
2. Bir cismin hareket etmesi için ona sürekli bir kuvvet etki etmelidir, demişti…
Aristoteles’in bugün yanlış olarak kabul edilen bu mekanik kurallarından yaklaşık 1800 yıl şüphe edilmemişti. Peki eğer bir cismin hareketi için ona sürekli kuvvet uygulamak gerekiyorsa, gök cisimlerini kim tarafından itiliyor veya çekiliyor? Dalından düşen elmayı yere iten veya yere çeken şey nedir? Elma Newton’un kafasına nasıl oldu da düştü? Günün birinde Nicolaus Copernicus (1473-1543) adlı bir Polonyalı ortaya çıktı ve çıplak gözle yaptığı uzun gözlemlerden sonra gerçekle yüz yüze gelmemizi sağladı. O andan sonra, bizim yeryüzü taşımakta olduğu o önemli payeyi maalesef güneşe kaptırdı. Artık, evrenin merkezi dünya değil, güneş oldu tabi bu arada yazık oldu inanarak hayatını verenlere. Ve bu devrimci düşünce Johann Kepler (1571-1630) tarafından geometrik modeline oturtuldu.
1. Bir gezegenin yörüngesi, bir odağında güneşin yer aldığı bir elipstir.
2. Gezegeni güneşe birleştiren doğru eşit zamanlarda eşit alanlar süpürür.
3. Gezegenin periyodunun karesi güneşe olan ortalama uzaklığının küpü ile orantılıdır.
Bu kural, ağır cisimlerin de hafif cisimlerle aynı ivmeyle yere düştüğünü söylüyor ve Aristoteles’in yukarıda anılan ilk yasasını çürütüyordu. Ya öyle olduğu sanılarak yaşanılan hayatlar, yapılan hesaplar, bitirilen işler ne oldu? Yanılgıydı ve yanılgı kaçınılmazdı. Tıpkı ana kucağında yaşadığımız yanılgı gibi.
Sanırım yanılgı doğarken başladığı seyri, her birey için hayat biterken sona erdiriyor. Fakat yanılgı bireylerden daha uzun ömürlü çünkü o hayatını, hayatta kalan son birey hayatı bitirinceye kadar sürdürecek gibi görünüyor. Ya biz algısı tarafından aldatılmış sanılarının kurbanı biz; umutları, fantezileri, hayalleri olan yeryüzü vatandaşları… Hiç birimizin ömrü beklediği kadar ama asla yanılgının ömrü kadar uzun olamayacak. Biz yarın bir kafede buluşup bir sıkıntıyı anlatmaya, annemizi özlemeye, terapi guruplarına katılmaya, anti-depresan tüketmeye dün olduğu gibi devam edeceğiz. Bu belki de 1800 yıl daha sürecek. Yarın sabah kalktığımızda ‘daha iyi bir hayat olabilir miydi?’sorusunu yine soracağız. Çünkü sanılarımız hep var oluşumuza ve daha önemlisi yarın daha iyi olabileceği düşüncesini sürdürebilme becerimize doğurgan. Tıpkı tırtılın kuşa, böceğe yem olmadan kelebek olma kararı gibi…
Sanırım verdiğimiz her karar, ‘Bugün neden bu haldeyim?’ sorusunun tarihsel hikâyesi. Bu tarih, geçmişimizden getirdiğimiz kelebek etkisi. Beklediğimiz hiçbir durak boşuna değil. Kendi tercihimiz bir sanrımızdan yola çıkışımız. Mutlaka bir gün bir yerde anlaşılacak hepimizin sebepleri. Yalnızca bizim değil doğduğumuz ülkenin, Dünya’ya getiren sebebi vücutlarımızın kelebek etkisi bir gün mutlaka ortaya çıkacak. Yani biz cumhuriyetin çocukları olabilir miydik Ulu önder Atatürk evinin altına manav açmak fikrinde olsaydı! Hiçbirimiz hayatta olmayacaktık o gece sebebi vücutlar bir araya gelemeseydi; mesela o gece misafir gelseydi iki odalı evlerine, sebebi vücutlardan birinin annesi. Oysa hayatta olmaktan başka bir şey değil hayatın sıkıntıyla getirdiği öğretisi. Sonuçlar bazen bizim dışımızda ama çoğunlukla bizden sebep kararlardan ortaya çıkar. Bir modeldeki herhangi bir değişkenin önemsiz olduğu düşünülerek yok sayılması modelin gerçekliği yansıtmasına engel olacaktır. Yani bazen kuzey kutbunda bir fırtınanın oluşması, sadece güney kutbunda bir kelebeğin kanat çırpışından oluşabilir…
Artık sanırım demiyorum eminim, yaşamacı olmak zor iştir. Herkes yerde sürünen bir tırtıl kadar yaşamacı olmak zorundadır. Yaşamın tam o an size hangi fırtınayı dayattığını ve bunun hangi kelebeğin kanadından koptuğunu bilmeden hayatta var olmanın imkânı yoktur. Bazı durumlar bilimin ya da tarihimizin kaçınılmaz sonucudur. Yalnızca neden sorusuna kendini de katıp; hem de tüm var oluşunla, adam gibi yargılamak vardır. Bunun da sonucu şudur ki yer çekimi vardır ve zaten elma da Newton’un kafasına onun için düşmüştü. Aman inkar etmeyin yada inanmamak için direnmeyin yoksa maazallah elma başka bir yerinize kaçar.