MAYIS

2    0    0    8

 

 

 

...
Minimalizim / Dil Öğrenmek - Bülent Göksal
 

...

İnsan doğduğunda, beyninde bir yerde dil edinimiyle ilgili bir program devreye girmek için hazır halde beklemeye başlıyor. Bu programın çalışmaya başlaması için gereksinim duyduğu, inanılmaz düzeyde ‘minimal’ şeyler. Yani henüz daha yaşamın en başında, dille ilgili topu topu bir düzüne fark ediş, son derece karmaşık bir dizge olan dil edinimini sürecini tetikleyebiliyor. İnsanoğlunun, şimdiye dek bu biçime karşılaştığı en karmaşık dizge olan dil edinimi için, bu denli ‘minimal’ bilgilere gereksinim duyması, yapının karmaşıklığına bakılırsa, oldukça tuhaf. İşte yaklaşık son on yılda neredeyse tüm dünyada etkisini her alanda hissettiren Minimalizim, enerjisini bir yönüyle de bu tuhaflıktan almakta. Ama buradaki asıl konu, bu akımın dil anlayışı ile ilgili pek çok şeyi de değiştirmiş olması.

Dil; ses, sözcük yada daha büyük yapıları oluştururken, bir taraftan bu birimlerle ilgili bürokratik yapıyı belirleyip, diğer taraftan da çok farklı bir süreç başlatarak, kendi yapısı içine, küçük bir çocuğun onu kolaylıkla öğrenebilmesini mümkün kılan sihirler eklemiş. Henüz tam olarak bilinmese de, dil kendi içinde, öğrenilmesini son derece kolaylaştıran gizli bir program taşımakta. Ve bu nasıl bir programsa, o denli başarılı ki ne zeka seviyesindeki aşırı düşüklük ne de çoğu biyolojik aksaklıklar bu programın işleyişini engelleyemiyor. Bütün bunların bir diğer anlamı da, hepimiz dil öğrenebiliriz.

Bir dil, adı ne olursa olsun, hep yaşamsal nedenlere bağlı. Hangi dilin üyesi olursa olsun insanın da, konuşmasını gerekli kılan koşullar aşağı yukarı hep aynı. Dil, ilhamını insandan aldığına göre, diller arasındaki farklılık ancak insanlar arasındaki farklılık kadar olabilir. İnsanoğlunun herkesçe malum olan ortak karakterleri var. Buradaki hikaye insandan insana bu karakterlerin ne tür değişkenler gösterdiği. Yani sizinle aynı dili konuşmayan biriyle karşılaştığınızda, onu tanımanız ne oranda kolay yada zorsa, aslında bilmediğiniz bir dili tanımanız da ancak o oranda da kolay yada zor. Oysa bir insanı onunla geçinecek kadar tanımak, eğer insanla ilgili temel kuralları biliyorsan, hiç de zor değil. Asıl ilkeler değişmiyor: herkes yaşamak ister, herkes kızar, sevinir, mutlu yada mutsuz olur, sıkılır, karar verir, anlamaya yada anlatmaya çalışır. İnsanlar arasındaki değişkense, bazıları şu şekilde bunları yaparken diğerleri tüm bunları başka bir biçimde yapması. Mesela tüm insanlar bazı durumlarda üzülür. Oysa Dünya üzerinde farklı bölgelerdeki insanlara bakınca üzüntü ilkesinin ne çok değişkeni olduğu görülüyor. Ama yine de hemen hemen herkes üzülüyor. Dillere gelince, tüm dillerin ortak paylaştığı ilkeleri var. Her hangi bir dille ilgili asıl hikaye de, o dilin değişkenlerini anlamak.

İlke - değişken durumunu anlamak için, biraz sıkıcı olabilir ama en iyiyi yol örneklemek. Hemen hemen her dilde adlar nitelenir. Yani her dilde sıfat - ad ilişkisi var. Bir dili öğrenmeyi amaçlayanın bilmesi gereken değişkenler olduğuna göre, burada da yapması gereken ilgilendiği dilin sıfat - ad ilişkisi değişkenini anlamak. Türkçe, İngilizce, Arapça dillerine bakarsan, sıfat - ad ilişkisi ilkesi: sıfat ve ad hep yayana; değişkeniyse, tek sözcükten oluşan sıfatlar için, İngilizce ve Türkçe’de sıfat solda, Arapça’da sağda. Sıfat bir gruptan oluşuyorsa, İngilizce’de de sıfat, yeri bakımından Arapça’da olduğu gibi ‘sağ’ değişkeniyle işliyor. Sıfat ve adın varlığı, niteliği, nasıl algılandığı, evrensel ilke. Bir dil öğrenilirken amaç, burada da, değişkenleri anlamak.

Henüz birkaç yaşındaki çocuğun dili öğrenmesini olası kılan, dilin tutarlılığı. Yani o küçük çocuk bir ilkeyi fark ettiyse, o ilke her zaman için geçerli olmalı. Yoksa yine o küçük çocuğa, mesela ‘kırmızı elma’ demeyi öğrendikten, daha doğrusu sezgisel olarak sıfat ad ilişkisindeki yan yanalığı fark ettikten sonra, bunun yanlıca renkler için geçerli olduğunu, oysa sayılar söz konusu olduğunda adı niteleyen sıfatın, mesela cümlenin en sonuna gelmesi gerektiğini anlatamazdınız. Dil, tutarlılığıyla o çocuğun öğrenmesini garanti altına almış. İlkeler - değişkenler ve tutarlılık, bir dili öğrenmeyi isteyen herkes için işin yarıdan fazlası.

Dilbilgisini gereksiz bürokrasi olarak görme eğilimi yaygın. Bunun böyle olduğunu söyleyen, dilbilgisinden ne kastedildiğinin kesinlikle farkında değil. Bir kere, dil öğrenimi sözcük ezberi değil. Sözcük bilgisi aslında işin yarısı bile etmiyor. Dili anlaşılır kılan, mesaja hayat veren, gramer denilen, aynı Fizik yasaları gibi, dilde neyin mümkün olabileceğine dair bilgi. O küçük çocuk elbette duyduğu yada söylediği bir söz içindeki yapıları özne, yüklem yada sıfat diye tarif edemez; ama bu ‘şey’lerle ilgili sezgisel bilgisi çoktan yer etmiştir. Hatta tarif edebilenlerden daha kuvvetli. Kırmızı sözcüğünü sıfat olarak rahatlıkla kullanmayı öğrendikten sonra, yine sezgisel olarak, bambaşka, hiç duymadığı bir tümce içinde bile, mesela ‘Babamın aldığı kitap’ derken, ilk iki sözcüğün bizim sıfat diye tanımladığımız ‘şey’ olduğunu sezgisel olarak bilir ve hemen hemen her zaman doğru yerde kullanır. Burada belki bizim için inanılmaz olan, çocuğun sıfatlarla ilgili sezgisel bilgisinin nasıl oluştuğu. İş sıfatlarla da bitmiyor, tabi! Bir tümceye ait olabilecek tüm öğelerle ilgili de aynı şeyler geçerli. Biz de öğrenmek istediğimiz bir dilde, ‘Annem bana kırmızı kalem aldı,’ diyebiliyor, fakat ‘Annem bana dün gördüğüm kırmızı kalemi aldı,’ diyemiyorsak, yani henüz birkaç yaşındaki küçük çocuğun o dildeki sezgisel bilgisine sahip olmadığımız için, ‘kırmızı’ ile ‘dün gördüğüm’ ‘şey’lerinin aynı olduğunu sezinleyemiyorsak, bu, bir şeyi kesinlikle yanlış yaptığımız anlamına gelir.

Bir dili öğrenirken, karşılaştığımız her dilbilgisel yapının o dildeki değişkeninin farkında olmamız gerekiyor. Diller, var olmaya başladıktan sonra konuşucularının hem zekalarını hem de kavramlarını onların tarzlarına göre dilbilgiselleştirir. Mesela İngilizce, zamirlerde eril dişil ayrımını dilbilgiselleştirirken, Türkçe bunu yapmamış. Bunun yanı sıra İngilizce, İngilizlerden hiç beklenmeyecek başka bir şey yapmış. Biz Türkçe’de dişil olarak da ‘onun’ sözcüğünü kullanırız. Yani bizde birisi dişil dahi olsa, bir şey ‘onun’ olabilir. Oysa İngilizce de bir dişilin sahipliği ancak ‘ona’ (her) olabiliyor - nesnel yani edilgen bir yapı -. Demek istediğim, İngilizce, ‘ona’ nesnel zamirinin, sahiplik, yani ‘onun’ karşılığını dilbilgiselleştirme gereksinimi duymadığı. Bir başka deyişle İngilizce’de, dişil söz konusuysa, bir şey onun değil, ‘ona bir şey’ olabiliyor. Eğer abartmıyorsak, belki de bu, sahipliğin yalnızca eril olarak algılandığı, kadınlar bir şeye sahipse, o şeyin ancak ‘ona’ verilebileceği anlamına geliyordur.

Bir dil hiç tahmin edemeyeceğimiz şeyleri gramerleştirmiş yada tam tersi olabilir. Bazı dillerde Gelecek Zaman, diğerlerinde ‘onlar’ yada ‘biz’ kavramları olmayabilir. Yine bazı dillerde çoğulluk yada başka bir durum, bizim anladığımız anlamda dilbilgiselleşmemiş olabilir. Bir dilin öğrenilmesi, bir bakımdan da o dili ait bütün bunlarla ilgili farkındalık.

Yine dil öğreniminde, o dilin dilbilgiselleştirdiği her şeye bir ‘konu’ gözüyle bakılır ve o ‘konu’ genel olarak kendi içinde incelenir. Oysa sonuçta dilin tek konusu, söz. İşte Minimalizimin bir bakımdan da anlatmaya çalıştığı, bir dilde ‘söz’ söylemek için bilmemiz gereken şeylerin aslında ne denli az olduğu.

‘Konu’larınsa bize göre karmaşıklığı, bizim karmaşık düşünme eğilimimizden. Yine o küçük çocuğun dili öğrenmedeki başarı ise, az şey bilmenin en büyük avantajı olan basit düşünebilme becerisi. Yada dilin tutarlılığına güvenmemek için hiçbir nedeni olmaması. Yetişkinler, dil öğrenim süreçlerinde, daha önceden keşfettikleri tüm öğrenme numaralarını dil öğrenimine de taşımak isterler, ama kesinlikle sökmez. Oysa yapmaları gereken sadece basit düşünmek. Karmaşığı kolay halletme bu dönem insanının belirgin özelliği; ama basitlik zor da olsa, geçerli tek yol.

 

 

 

 

 

 

 

 Copyright © 2005  ZORBAFİKİR

hakları saklı değildir