MAYIS

2    0    0    8

 

 

 

...
Öpsün Sizi Semra Teyzeniz - Bülent Sönmez
 

Dünyanın en kolay işidir farkında olmamak…

Hiçbir şey yapmanıza gerek yoktur çünkü farkında olmamak için…

Farkında olmadan bile yapabileceğiniz bir şeydir…

Kendimizi hiç bir şeye zaman ayıramadığımıza inandırmak ve çevremizdekileri de bu yalana inandırmaya çalışmak…

Farkında olsak dahi sorumluluklarımızdan kaçmak…

En kolay kâğıt çaldığımız vaziyettir çünkü…

Savcı suçlayamaz, kendisi de hırsız olduğu müddetçe…

Gık dese yalanı ortaya çıkacak olmak ne aciz bi vaziyet…

Hanginiz sorumlu olabilirsiniz ki caanım Semra teyze’min oğlu Ata’nın ölmesinden…

Zavallı çocuk bir otel odasında ölüverip gitti…

Cinayet sebebi hangimizdi? …

Hangi ortak yalanımızdı? Ne örtücüydü ki bu yalan; birinci sınıf suç aletinin üstündeki parmak izlerimizi silebildi…

Helal olsun ata’ya bir otel odasında insanlıktan aciz bi biçimde ölebildi…

Salakça başlayan oyunların sonunu canı ile gösterdi…

Afferin merhuma en azından toplumsal salaklığımızın en önemli parçasının kendimiz olduğunu ispat edebildi…

Bilseydi ölmezdi belki…

Çok şey değişemezdi ve değişmedi onun yitip gitmesiyle…

Sistem peşine binlerce yedek salak yetiştirmişti çünkü…

Fayda oldu ise şayet biraz daha taçlandırmış oldu anasının medyatikliğini…

Fayda ise şayet Can Tanrıyar ve aptal izleyici grubunu da yaradı sayılır ölümü…

Prime Time’da ekran başındaki ucuz zevklerin tüm salak alıcılarına satıldı ölümünün ve cenazesinin her saniyesi…

Çünkü global sistem, bu toprakta yaşayanlara da nihayet ucuzları tercih edebilecek kadar basit ve kendine saygısız olmayı kabul ettirmişti…

Çok işime yaramaz bir ölüm ruhsuz ve kalpsiz değilim…

Hiçbirimizin işine yaramaz birinin yitimi…

Bizim hiç bilemediğimiz bir yere gider çünkü her giden…

İnsan ölümlerden çoğunlukla bu sebeple etkilenir zaten…

Hepimiz kolayımıza geldiği için atlarız bazen sorumlulukları...

Kimi zaman hayat dayatıcıdır ve dayanmak dayanılmaz bir hal alabilir hayatın dayattıklarının karşısında…

O zaman kimse kızamaz birinin kolayına kaçışına…

Kimi zaman insan salmak ister her şeyi, her fikri, her bilişi, her bilmeyişi, her sorumluluğu, yorgunluğundan sebep…

Tabi de suç değil bazı durumlarda, aptal saptal televizyonları seyretmek, hayattan bitkinlik, kötü hissetmek, düşünmekten yorulmak, yalnız hissetmek ve bunlar gibi bir dünya gerekçe ile…

Ama yaşadığımız topraklarda, bizim yaşamımızı her gün daha da zorlaştıracak, bizi her gün biraz daha biçare bırakacak olan gayet ciddi kararlar alınırken, adi ve çirkin oyunlar tezgâhlanırken, onlar hiç olmuyormuş ağzı açık ayran delisi vaziyetinde televizyon’a bakmak, biraz fazla kolayına kaçmak değil mi peki?

Bence biraz kolayına kaçmak değil…

Hayatı ekranda olan abuk sabuk dizilerden, gösterişli magazin programlarından, ne konuştuğu anlaşılmayan mercimek beyinli türkücülerin konuklu programlarından, Tülin’lerden, Caner’lerden, kuş kılıklı erkeklerin sabah şekerliklerinden, ata’lardan Sinem’lerden ibaret sanmak asla kolayına kaçmak diye tarif edilemez… bunun adı insan sıfatına hakaret etmektir…

Bunun adı ekran karşısı salağına dönüşmektir…

Şimdi çocuklarınız okul sonrası boktan bir kavgada birbirini keserse rahatsız olmayın sakın…

Şimdi vatan hainleri atalarımızın kanla boyadığı kendi bayrağımızı kendi vatanımızda yakarsa şaşırmayın sakın…

Şimdi bu ülkede bir belediyenin başkanı kansızlara şehit derse, siz televizyonda ata’yı izlemeye devam edin yanlış olmaz korkmayın, çünkü yanlışı atalarınız yaptılar size uğruna can verilmiş bir vatan bıraktılar…

Şimdi çocuklarınız esrar içmeyi alışkanlık etti ise kolayına kaçın uğraşmayın sakın...

Bekleyin elbet bir gün bir otel odasında ölüp gider, siz Banu Alkan’la murat bilmem neyi seyretmeye devam edin…

Az kaldı abideler dikilecek alçakların mezarlarının başına, ellerine kınalar yakıp bayraklarla askere gönderdiğimiz kardeşlerimizin karşısına haince dikilebildiler diye…

Az kalsın otobüs içinde hâkim ve savcılar uçacaklardı havaya, kan ve duman saracaktı İstanbul’u, hiç aldırmayacaktınız çünkü siz o saatte seda sayan izliyor olacaktınız…

Yakında evlerinizin içine atacaklar sayın bakanın ‘biz bir aydır haberdarız’ dediği kansorejen dolu varilleri ve sizin ruhunuz duymayacak; çünkü o sırada sizin televizyonunuzun sesi çok açık olacak…

Sahiplik önemli bir kavramdır.

Çocuk doğurdunuz diye ona sahip olamazsınız çünkü çok basit ve ilkel bir eylem bir çocuk meydana getirmek…

Beslemek onu yetiştirmek değil; çünkü çocuklarınız fotosentez için gerekli ışığını televizyondan alan bir çeşit bitki değil…

Kolunuzdaki saati çıkarıp yolun ortasına atarsanız saat sizin değildir. Bulanın malı olur.

Sahip iseniz şayet; sahip çıkmak gerekir…

Bu vatanda doğdunuz diye onun sahibi değilsiniz… Sahip olmak sorumluluk gerektiren bir şey…

Siz sorumluluklara aldırmayın…

Siz bana da aldırmayın...

Yakında ne çok şey gidecek elinizden, eli kulağında İran’a girilecek ardından planlar hazır, suriye tepelenecek…

Bu arada bizim sokaklar kan gölüne çevrilecek, ekonomi daha da belinizi bükecek…

Belki sıra bize de gelecek, tam o sırada bilmem ne tv’de ratıng rekorları kıracak olan, ‘benimle bok yer misin?'i yayınlanıyor olacak aniden yayın kesilecek ve ne yazık bu yurdun televizyon budalaları kendi yurtlarının bombalanışını, CNN Internatıonal’ın Ankara’dan canlı yayınından seyredecek…

Belki yurdunuzun bir kısmı başkalarının devleti olacak,

Gökten bombalar yağacak Arap kızı camdan bakacak…

enerji,

demokrasi dağıtma aşığı, savaş galipleri eliyle,

Arap topraklarından uzak doğuya akacak…

Aman bir şey yapmaya kalkmayın, bu sizin televizyon karşısındaki duruşunuza yakışmaz…

Hadi hoşçakalın…

Her yerinizden öpsün sizi Semra teyzem…

Haktır size…

Aman siz, siz olun tedbirli olun belki öpülmek pek can yakmaz ama

Kollamak gerek bazı yerleri, o bu kadar zevk vermeyebilir…

 

 

 

 

 

 

 

 Copyright © 2005  ZORBAFİKİR

hakları saklı değildir