Bu yazıyı tıklamadan önce, başlığa bakıp, müstehzi müztehzi gülümseyenlerin sayısını tespit etmek mümkün olsaydı teknik olarak, bu yazıyı niçin yazmış olacağıma dair sorulardan hiç olmazsa biri, cevap bulurdu.
ABSÜRD Bir Varsayım
Bir kızınız var ya da bir oğlunuz ya da kardeşiniz cinsiyeti farketmez.
Gözünüz gibi baktığınız, koruyup kolladığınız. Esen rüzgardan, yağan yağmurdan sakındığınız. Her bir santim büyüyüşüne tanıklık edip, üzerine hayaller kurduğunuz. Sonsuza dek tavuğuna kimse kışt demesin istediğiniz biri. Hepimizin vardır değil mi böyle bir kıymetlisi?
Umarım vardır.
Şimdi onu bir gün bir sebeple kaybettiğinizi düşünün. Nedeni farketmez. Siz onu kaybettiniz. Artık koruyamayacağınız kadar uzağınızda bir sebeple. Olur mu öyle şey? Demeyin. Absürd bir varsayım bu. Ama sizin için yaşam devam ediyor hala.
Siz:
Bir gün sevgilinizle, eşinizle, metresinizle, arkadaşınızla sex denilen o muhteşem kuyunun içine düştüğünüzde, herşeyi mübah gören yeni dünyaya göz kırpıp, bilgisayardan, cd den ya da bir dergiden bir vesileyle ulaşıp, “porno”yu dahil ettiğinizde yatağınıza, açtığınız sitede, dergide, cdde birdenbire o kıymetlinizi görseniz mesela çırılçıplak, bir küvetin içinde. En üryan çocukluğuyla objektife bakıyor olsa gülümseyerek.
Tüyleriniz diken diken olmadıysa kapatın benim yazımı. Sizin için yazılmadı bu yazı. Haydi bırakın!
Şimdi, tüyleriyle başı dertte olanlarla düşünmeye devam edelim:
Porno ne “Ağzına biber sürerim.” didaktikliğiyle anlaşılacak, ne, “Canım sen de! Sex bu, bu kadar da sorgulanmaz ki!” rahatlığıyla karşılanacak bir kavram. Parmak sallayan ahlak manyağı kadın-adam-, her şeyi mübah gören gevşek bir zevk manyağı olmadan, bu kavramı anlamak mümkün mü acaba? Bence evet. Çünkü, en az çamaşır makinası kadar yaşamda yaygın olan bişey, ne yok sayılabilir, ve kayıtsız şartsız yok olsun istenebilir ne de karşı çıkılamaz bir kutsal gibi önünde eğilinebilir. O artık yaygınlığıyla tartışılabilirler kategorisindedir. O sadece bir kavramdır artık, anlaşılmaya ihtiyaç duyulan. Karşısında ya da yanında olmadan, sevmek zorunda kalmadan, nefret etmeden ya da, soğukkanlılıkla anlamak gerek.
Peki en son ne zaman porno hakkında konuşan bir entelektüel dinlediniz? Ya da bir yazı okudunuz pornoyu “anlamaya” çalışan? Oysa her konuda konuşuyoruz ya biz bin yıldır bıkmadan usanmadan. Bu konudaki suskunluğumuz garip gelmiyor mu size de? Bana geliyor da.
Ottan çöpten meselelere sayfalarca kafa yoran, zaman harcayan entellektüeller, bu kadar renkli bir kavramı es geçsinler şaşılacak şey!
Ben şaştım.
Ben bu sektörde çalışanları merak ediyorum. Işıkçıyı mesela. Hayvanlarla sex yapan kadınları çeken adam. Karnı aç mıdır o görüntülere ışık tutarken? Nerden sipariş eder yemeğini. Yemeği getiren onüç yaşındaki çıraktan gizlenir mi sex yapılan odalar. Yoksa bahşiş midir yaşıtı bi kara gözlü oğlan? Çok para alır mı yaptığı işten? Kameramanı, beş çocukla sex yapan bir adamı çekerken tam da, çocuğu arar mı? Geceleri ne görür bu adamlar rüyalarında. Hepsi de yatar mı çekimini yaptıkları kadınlarla, adamlarla, çocuklarla? Peki kim çalışır bu sektörde. Ve neden? Bu sektörde var olmanın büyüklerin kendi tercihleri olduğunu varsaysak da şu soru yine de takılı aklıma: Objektife bakan bu çocuklar kimin çocukları? Ve burada var olmak bir tercih mi onlar için de acaba?
Bir fotoğraf: Bir çocuk. Afrika’da bir çölde. Susuzluk, açlık ve sahipsizlik birleşip, ölüm olarak dayanmış kapısına. Arkasında kocaman bir akbaba. Son nefesin uçup gitmesini bekliyor kuruyan dudaklardan. Her görenin akbabaya öfke duyduğu bu fotoğrafta, ben en masum olanın akbaba olduğunu düşünmüştüm. Üstelik o uçsuz bucaksız çölde, son nefesini vermeden onu orda unutan dünyadan, çok daha saygılı son nefese. Hatırladınız değil mi fotoğrafı? Ödül vermiştik hani ölen çocuğu çeken objektife. Büyütüp poster yapmıştık evlerimize.
Gururlanmıştık duvarımızda bu resmi bulundurmanın sosyal prestijiyle.
İşte o postere “bakan” göz:
Amerikanın, en az görünmez uçakları kadar görünmeyen demokrasisini yağdırdığı Irak sokaklarında, onüç yaşında bir çocuğun, taş attı diye öldüresiye dövüldüğüne,
En önemli sıkıntısı obezite olan ülkelerde karnını doyurmaya heves eden aç insanların, karnını doyurmak için düştükleri umut yolculuklarında, bir geminin havasız ambarında soluksuz kaldıklarına,
Küçük koreli kızlarla yatmak için dış geziler organize eden patronların, yanlarında götürdükleri eşe dosta, dokuz yaşında oğlan çocuklar ısmarladıklarına,
Yalan söylediği suratına emanet gülüşünden aşikar devlet adamlarının, aynı iktidar koltuklarına, akıllara ziyan bir “Bizden olsun çamurdan olsun!” mantığıyla, her seferinde çamur gibi yapıştırıldıklarına,
Sokaklardan toplanan köpeklerin, hayvan barınaklarında, insan suretli hayvanlarca tecavüze uğradıklarına,
Kanıtlanmamış iddialarla çıkılıp yola, yoldaş edip bin tane yalanı yanına, minaresinden ezan okunan her ülkeye, üstelik son nefesi beklemeden, birilerinin ateşler yağdırdığına da şahitlik etmişti.
Ve şahitlik etmeye devam etmekte hala.
Soruyorum size, bizi akbabadan daha masum kılan ne? Ya da sadece “birazcık” daha insan? Poster yapabiliyor olmamız mı eriyen çocukların kemiklerinden?
Çocukları peynir ekmek gibi satan memleketlere hediye eder misiniz kıymetlinizi?
Peki nedendir hediye edenlere verdiğiniz pirim o zaman?
Akbabaya sorsak şimdi “Fırsatçı mısın sen?” diye, sizin vereceğiniz cevaplardan başka bir cevabı var mıdır acaba arz talep meselesinde?
Arz bir tercihtir evet ama talep de öyle!Yok öyle. Akbaba olduğunuzu kabul edin önce.
Yanına asın küvetteki üryan koreli kızı, çöldeki çocuk posterinizin.
Sonra bakın bakabildiğiniz kadar.
Susan diller, masum mudur acaba “hiç olmazsa” akbaba kadar?