MAYIS

2    0    0    8

 

 

 

...
Simetrik Yarar - Bülent Göksal
 

...

Aslında hiç bir şey, eğer her şeyden soyut bir biçimde tek ise, ölçüme müsait değil. Ölçüm için en az iki ‘şey’ gerekli. İki zaman, iki mekan, iki durum yada bazen iki insan. Bu, her şey için geçerli olabilir. Geometrik olmasa da iki şey, bazen birbirlerinin ölçümüne yardım edebilir. Sonrasında o iki şey, başka bir şeyin.

İnsan davranışında görülen en içten değişim, aşk. Aslında bu durum bir duygudan öte, yalnızca, o dönem başladıktan sonra görülen, düşünme, davranma yada anlama ile birlikte, hissetme yöntemindeki değişikliğin adı. Yani aşk, onsuz tuhaf ama var olan dünyayı bir tür ‘saadet’ kıvamına getiren şeyleri, farklı bir biçimde hissedebilmeyi mümkün kılan algılama metodunun adı. O olsun yada olmasın olaylar, insanlar, yaşananlar, konuşulanlar hep aynı. Aslında bir şeyin varlığına yada yokluğuna neden değil. Fiziki yaşam farklılaşmıyor. Değişen sadece anlama yöntemi. Görülen biçimleri, duyulan sesleri, maruz kalınan davranışları başkaca kodlayabilme değişimi. Demokrasi de böyle. O da bir biçimden öte, bir düşünme yönteminin adı.

Demokrasi biçimsel yada biçimler adına tarif edilemiyor sanki. O, dışımızdaki dünyaya karşı davranışlardan çok, bu davranışları belirleyen bir yöntem türü. İnsanlar yaparlar, ederler. Her şeyi. Yani istedikleri her şeyi. Ama demokrasi o şeylerle doğrudan alakalı değil gibi. Saçma da olurdu; çünkü o, değişken durumlarla, zamana ait olgularla ilgili değil de, insanoğlunun biriktirebildiği tüm aklı göz önünde tutarak doğru diye bildiği, bir tür ‘adil’ davranma yöntemi. İçeriği ne olursa olsun. Ne var ki başlangıç sınırı da yine içiriğinin sınırı, yoksa öncesi değil. Öncesi, yaşama konu edilen her şey olabilir. Neyin konu edileceği de demokrasinin değil ama belki de kültürün meselesi. Toplumsal kültürün yada siyasi kültürün. Yada en kestirmesi, kişisel kültürün.

Aşk çoğu zaman kadın - erkek alanında düşünülür. Yada iki kutuplu her neyse o alanda. Oysa bu koşul olmamalı. Mikro düzeyde de yaşamın içinde var. Belki birkaç anlık küçücük parçacıklarla, gün içinde defalarca. Bazen bir an, her ne oluyorsa, durup dururken farklı algılanır. Küçücük şeyler doğal olmayan, ama yine o ‘saadet’ kıvamında hissedilir. Son derece nedensiz. Olanlar hep aynıdır ama hissetme yöntemi birden değişiverir. Kaotik bir sapma gibi. Uyarıcının rolü ise, bir kanat çırpışıyla dünyanın öbür ucunda fırtınaya neden olan o meşhur kelebek kadardır ancak. Ama sonra, çoğunlukla, o kelebekle evlenilir. Oysa burada da aşk, yani metot, aslında o şeyin sınırında başlıyor, içinde değil. Çoğunlukla da, ‘Tam başlıyorduk, siz geldiniz!’ kıvamında.

Demokrasi siyasi yada toplumsal bir terim olarak görülüyor. Kimin dediği olacak terazisi… Halbuki o, denilenlerden çok, o şeyleri derken düşünülenleri belirlemeli. Belki de psikolojik bir süreç olarak kabul edilmeli. Kullanım alanı da sanki, düşünce alanıyla denk olmalı. Ne çok yalan aşk var. Aşırı inanma isteğiyle yalan kıvamından bile çıkmış yalanlar. Onun referansı ile yapılan edilen, yaşama yama davranışlar. Hiçbir kavram, demokrasinin doğrudan konusu olmamalı. Ama her bir şey de o yöntemle uygulanmalı. Aşk gibi. O da, yani aşk da tüm davranışlarda tutarlı bir referans yöntem olmalı. Saygı gibi. Oysa saygı da, bir yönüyle aşk koşuluyla işliyor çoğunlukla. Bir şeyin, ama diğer yandan da istisnasız her şeyin sınırında başlama gereği şöyle dursun, çoğu zaman bazı şeylerin sınırıyla bitiveriyor. Demokrasi gibi. Ama daha çok sanat gibi. Aslında çoğunlukla insanın kendisi gibi.

 

 

 

 

 

 

 

 Copyright © 2005  ZORBAFİKİR

hakları saklı değildir