...
Uzaylılarla karşılaştığını düşün(dür)en insanların anlattıkları, hiç olmazsa bir yönüyle ilginç. Farklı farklı zamanlarda, farklı farklı coğrafyalarda bulunsalar da, sanki ağız birliği yaparcasına, bu insanların büyük bir çoğunluğunun uzaylılarla ilgili fiziki tanımlamaları neredeyse aynı. Bu işin artık evrensel bir efsane olması, hikayeler arasında süregelen bir etkileşimi olası kılar. Ama öte yandan da benzerliklerdeki tutarlılık her şeyi örtüyor sanki. Buradaki asıl konu söylentilerin gerçekliği yada uydurulma becerileri değil. İlginç olan, uzaylılarla ilgili yapılan bu fiziki tariflerin içinde, insanoğlunun geleceğine ait tuhaf göstergelerin saklı olabileceği.
Bir an için bu söylencelerin gerçek olduğunu varsayalım. Bunu da uzaylıların varlığı bizi çok heyecanlandırdığı için değil de, sırf biçimleri üzerine laf etmek için yapalım. Çünkü bunu yaparsak, yani bir an için uzaylıların, bizim gelecekte neye benzeyebileceğimizi gösteren bir çeşit prototipler olduğunu varsayarsak, ilginç denebilecek sonuçlar çıkıyor ortaya.
Bu tarifleri bilirsiniz; koca bir yumurtayı andıran büyükçe bir baş, belirsiz ama geniş bir alnın altında, yüzün dominant organı göz. Göz, neredeyse tüm yüzeyin dörtte bir alanına sahip. Sivri sayılabilecek ve tuhaf bir küçüklüğü olan çeneye yakın, ağız… Ağız da garipsenebilecek ölçüde küçük. Kulaklar, yunusların su püskürttüğü sırt delikleri gibi, yada sanki hiç yok. Burun da, ‘Vardır herhalde!’ diye sonradan eklenmiş gibi.
İnsan biçiminin de, çok küçük ölçülerde, oldukça yavaş da olsa değiştiğini biliyoruz. Hatta üç-beş bin yıl sonrası insan biçimiyle ilgili öngörüler bile var. Bu biçimsel değişmeler, elbette yaşam tarzı değişikliğine bağlı olacak. Her iki yönden de gittiğimizde, yani biçimsel değişiklikleri gözlemleyerek, yaşamsal değişiklikleri, yada yaşamdaki değişiklikleri izleyerek, biçimsel değişiklikleri öngörebiliriz. Örneğin, uzaylılara bakarsak, zaman içinde dil anlamını yitireceğe benziyor. İşlevsizliğin organları küçülttüğünü, hatta tamamen yok ettiğini biliyoruz. Konuşmak ve dinlemek, yani kulak ve ağız uzaylılarda eskilerden kalan bir hatıra gibi. Buna karşılık ‘görme’ sanki her ikisinin de yerini almış. Demek ki gelecekte biz de, yalnızca bakarak, fiziki anlamlandırmaların dışında kalan ve şimdilik sözcüklerle var olabilen kavramsal anlamlandırmaları da yapabileceğiz. Yada ortada kavram falan kalmayacak.
Öyle yada böyle, görmenin asıl algı alanı olması en çok bizim işimize yarar. Dünya siyasal literatüründe Türkler, gördüklerine değil duyduklarına inanan insanlar olarak yer almaktadır. Biz dinlemeden düşünemeyiz. Zaten tarihimiz, gözümüzün önünde ne yaparsa yapsın, tüm olanları sadece sözcüklerle değiştirebilen siyasetçilerle dolu. Bizde fiziki olgular, sözel büyülerle biçim değiştirebiliyor.
Uzaylı tariflerinde en dikkat çekici yön, beyinlerinin büyüklüğü. Bugünün dünyasına baktığımızda, insanoğlunun istikametinin şimdilik bu yönde olmadığı belli! Beynin de diğer organlar gibi, gereksinim ölçüsünde büyüyeceğini biliyoruz. Belki de böyle bir süreç için birkaç milyon yıla daha ihtiyacımız vardır. Aslında burada bir ikilem var. Bizdeki, zekasıyla meşhur koca kafalara bakınca, sanki acele etmemek en iyisi. Beyindeki zamansız büyüme hiç de lehimize olmayabilir, çünkü aptallık, doğası itibarıyla, hava gibidir, bir yerde bir şey yoksa, o vardır.
Yine uzaylıların hemen hemen her şeyi ‘beyin gücü’ ile yaptığını biliyoruz. Elbetteki o kadar büyük beyni olan birinin, ne cep telefonuna ne diz-üstü bilgisayara ne de bizim için olmazsa olmaz araçlara ihtiyacı olur. Zaten yaşamları da ürün odaklı görünmemekte. İnsan – yada neyse – olmak doğuştan gelen tek ürün olmalı, bu da tüm yaşam tarzını belirlemeli. Dolayısıyla, başlarında ‘lider’ bir devletleri yoksa ve bu lider devlet de yeni bir şey icat etmediyse, artık ne küresel ekonomi ne de gezegenlerinin adıyla anılan bir banka yada para fonu falan kalmamıştır. Yada geriye bir şey kalmamıştır.
Şimdiye dek topuklu ayakkabı giyen yada saçını topuz yapmış bir uzaylı görülmedi. Baktığında cinsel ayrım fark edilmiyor. Bu bir bakıma iyi. En azından kadınlar, biraz daha sabredebilirlerse, erkekler ‘uzaylı’ olduklarında onlarla eşit statüde olabilecekler demektir. Bizim anladığımız anlamda aşkın, yaşamdan düştüğü de besbelli! ‘Flörtist’ bir halleri kesinlikle yok! Ya herkes bir şekilde bir birine aşık olarak doğuyor, ki bu yaşamı inanılmaz kolaylaştıran bir şey olurdu, yada aşkı tetikleyen ana güdü artık beğeni değil. Zihin, bir şeyin ‘güzel’ olduğuna karar vermesi için, biçimdeki uyum ve ölçülerdeki denge ile ilgili bir takım matematiksel işlemler yapıyor, diyelim. Ve burada kullanılan formülün de zamanla değiştiğini kabul edelim. Ama eğer bu estetik algı formülümüz burada tarif edilen uzaylıları çekici bulacak yönde değişecekse, bu yalnızca maruz kaldığımız aşırı radyasyonun işi olabilir.
Parça parça baktığımızda durum daha da çirkin. Mesela eller… Vücutlarının en itici bölümü. Değil parmakların sayısı, parmak var mı, o bile belli değil. El gerçekten deformasyona uğramış. Bunu bir yönüyle anlamak zor değil. Hani beyin gücünü kullanıyorlar ya, artık ellerini kullanmaları için çok sebepleri yok. Bu da biçim bozulmasına neden olmuş, denebilir. Ama bu bizim için kesinlikle geçerli olamaz. Ruhbilimsel olarak ellerin rolü dikkatlice incelenirse, beynin, ellerin yerini alması olacak iş değil. Bir kere ellerimiz, sanıldığının tam tersine beyne bağlı değiller. Bizde ellerin kontrolü doğrudan insan ruhuna aittir ve en derin kişilik özelliklerini, bir çok duygunun dışavurumunu temsil ederler. İnsanlara bakın; bir kendileri vardır, bir de elleri. Eğer eller gerçekten işlevini yitirecekse, bunun anlamı, şimdi var olan bir çok duygusal kavramı da yitireceğimiz. Eller olmadan kızamazsın! Sevinemez, tereddüt edemez, şaşırmaz, heyecanlanamazsın! Ellerdeki biçim bozukluğu bir simge. Eller yoksa, duyguların en şöhretlileri de yok. Belli olan bir başka şey de, yaşamlarında moda, trend, kültürel farklılıklar, vs. olmayışı. Son yetmiş yılda görülen tüm uzaylılar, Çinliler gibi hep aynı.
Fiziksel yaşlılık yada gençlik diye ayırabileceğimiz belirgin bir özellikleri de göze çarpmıyor. Bu konuda nasıl bir yorum yapılabilir bilmiyorum. Hiç yaşlanmamak… Bu iyi bir şey gibi görünebilir; ama Dünya barışı henüz buna hazır değil. Şimdilik bazı coğrafyaların mutluluğu, bazılarının bir an evvel yaşlanmasına bağlı.
İnsanlarla ilgileniyorlar. Söylenene göre bizleri anlamaya çalışıyorlar. Bu doğruysa önümüzdeki birkaç milyon yıl içinde geçireceğimiz en radikal değişiklik bu olacak. Demek biz de ileride insanları gerçekten anlamaya çalışacağız. Bu çok önemli, çünkü bu tür bir zihinsel evrimleşmeye gerçekten gereksinim var. Bir de iletişim kurmak için kullandıkları tek kriter, insan olmak. Kendilerine muhatap seçerken, bizler için makul görünen tercihlerde bulunmuyorlar. Seçtikleri sıradan insanlar. Tek dertleri normal insanlarla karşılaşmak. Belki de bu yüzden şimdiye dek görülen uzaylı vakalarının hiç biri beyaz bir saray’da gerçekleşmedi.
Kas yapılarındaki zayıflık, iyimser olursak, pek kavgacı olmadıklarını gösteriyor. Zaten yüzlerinde de pek ifade çizgileri yok. Birbirlerine bağırmadıkları belli. Şu ana kadar tek bir kurşun dahi atmadılar. Kötü niyet taşıdıklarını gösteren hiçbir şey yok. Dünyadaki bunca olumsuzluklara karşın ne ‘Size demokrasi getireceğiz!’ diye tutturdular ne de bizi bir tehdit olarak gördüler. Yine demek ki asıl lazım olan, demokrasiden öte birazcık daha büyükçe bir çift göz ve birazcık daha büyükçe bir beyin.