Mustafa Can

-----------------------------------------------------------------------------

Yanlızlık İki Kişidir

Her şey mükemmel zamanı yakalamaya çalışırken oluyor. Yaşam dönüyor dolaşıyor ve biz beklentilerin uzağındaki anlarda sıkışıp kalıyoruz. Hazırlıksızlıklarımızın ve yapabileceklerimizin sınırını bulamamak (belki de bulmayı istememek) bizi biz olmaktan çok tercihlerin dışındaki zamanın akışındaki biri yapıyor. Kalabalıklaştırıyor ve anlarımızı fark edemeyeceğimiz blok zamanlara sokuyor. Çıkartıyor.

         Önce kurallara uyalım diyoruz. Kurallar bizim için değilse kuralları değiştirelim geliştirelim daha nitelikli hale sokalım. Daha büyük dünya ve mükemmel zamanlar için daha büyük kurallar düşünelim. Bunu da kendimizi daha iyi hissetmek için yapalım.

         Ve her şeyi ama her şeyi anlayalım, -anlamadıklarımızın bizi korkuttuğunu öğreneli çok oldu- Bu yüzden, korkmamak için anlayalım. O bunu niye yaptı, nasıl yaptı, bu sonucu oluşturan süreç nedir? Bu duruma nasıl gelindi? Derken anlamaya çalışmak sıfatlamayı zorunlu hale getiriyor. Anlamak için tarif etmemiz, tanımlamamız, biçimlememiz gerekiyor ve biçimleri de yargılamamız. Yargılamalıyız ki daha iyisini yapalım daha güzele ulaşalım. Mükemmel olalım, mükemmeli oldurtalım.

         Ve yalnız kalalım.

         Kurallara uyalım…

         Kuralları reddedelim…

         Yeni kurallar yapalım…

         Anlayalım…

         Soru soralım…

         Cevapları sıfatlayalım…

         Sıfatları yargılayalım…

         Yargılarımızla değiştirmek isteyelim…

         Mükemmeli arayalım…

         Ve yalnız kalalım…

          Eh madem böyle, sonucuna katlanalım…

         İnsan olmak, sosyal olmayı zorunlu kılarken sosyal olmak yalnız kalmakla (ya da kendini yalnız hissetmekle) sonuçlanıyor.

         Yalnız olmak sorun değil ama kendini yalnız hissetmek, “tek başına hissini” taşımak büyük bir anlam kapısını daha geçmek zorunda bırakıyor insanı. Artık üzerinde yürüdüğümüz yer farklı bir yer.

         Çünkü yalnızlık büyük bir dine sahip olmak gibi. Yaşamdaki tanımlarının hepsini değiştirmeye başlıyor. Başlangıçlar bireyselleşirken sonuçlar kalabalıklaşıyor. Ve yaşadığın zamanların tümü, içindeki tıkırtıdan bir şeylerin sallandığını hissettiğin, ağzı tamamen kapalı bir kutuya dönüşüyor. Sadece yalnızlığınızın tıkırtısını duyabiliyorsunuz. Artık açamadığınız (ve aşamadığınız) ve tıkırtının kaynağının ne olduğunu hiç bilemediğiniz bir bedensiniz siz…

         Bu yüzden yürüyüşümüzün sesi artık bizim için büyük bir gürültü. Uyurken kendi bedenimize dokunduğumuzdaki çıkan sesler uyandırıyor geceleri artık bizi. Şahitlerimiz keyiflerin ruhunda süzülürken yalnız olan olarak köşeli bir koridorda kenarlara çarparak ve kendi tıkırtılarımıza uyanarak yürüyoruz uykularımızda.

         Bu yalnızlığı öğrenmeye başladığımız zaman.

         Sonra kendimizi dostlarımızın yerinde hayal ederken onların yerine utanır yada sevinirken buluyorsunuz. Eksik olan tarafımızı yalnızlığımızı onlarla tamamlamaya çalışıyoruz. Onlarla bedenimizi büyütmeye, tıkırtılarımızı kesmeye uğraşıyoruz. Sonra, onlar yaşamımızın vazgeçilmez parçaları olmaya başladığında, beynimiz ruhumuza en büyük oyununu oynamaya başlıyor. Yalnızlığımız tanımlanabilecek en mükemmel halini alıyor; ruhumuzu ikiye bölüyor, kendi eksikliğini bütünleştirsin diye…

         İçimizdeki sesi gerçekten duymaya başlıyorsunuz. Kendinizi uzaktan görmeye, kendinizin dışından bakarak varlığınızı fark etmeye… Gerçekten yalnız olduğunuzu anlayabilecek tek kişinin yine siz olduğunuzu ve bunu hissederken kendi kendinize nasıl da kalabalıklaştığınızı fark ediyorsunuz. Birilerine bir şeyler anlatırken anlaşılmayan cümlelerinizi tamamlayan ve anlaşılır kılan bir sizin daha varlığını keşfediyorsunuz.

         Artık kimle konuşursanız konuşun konuştuğunuz tek kişi siz oluyorsunuz. Kendinize anlattıklarınızı dinliyor ve onları değiştiriyorsunuz. Sadece kendinizle sevişiyor sadece sizin başrolünü oynayıp sizin yönettiğiniz filmleri izliyorsunuz.

        Artık tek başına iki kişisiniz. Zahir zaman ve tekil yalnızlığınız…