...
“Yaşlı bir kadın, yanında küçük bir kız çocuğu ile dileniyor. Bir hikâyesi var, doğru olduğuna inandırmaya çalışıyor. Oysa ne küçük bir ihtimal! Sözleri müzikal ama belli ki yalan söylüyor. Sanki orası bir konser alanı, o küçük kız, enstrümanı. Anlamamak aptallık! Kandırıyor. Az, ama inananlar var. Nasıl inanıyorlar! Bu zor bir soru değil! İstiyorlar ve inanabiliyorlar. Belki de bunun koca bir yalan olduğunu bile bile. Artık onlar da yalanın parçası. Paralarıyla alıyorlar. Anlaşılan sokaklarda insan ruhundaki ağrılar için de bir yığın şey satıyorlar.”
Orada böyle düşünüyorsun. Ne doğru görünüyor! İyi de, neden böyle düşünüyoruz? Her şey bir yana, kim, bizi neden korumak için bunları kulağımıza fısıldıyor?
Cebimde fazla bi para yoktu ama ben, o yaşlı kadına yarısını verdim. Oysa ne küçük bir ihtimal! Bunun bir aptallık olduğu ne büyük bir ihtimal! Aslında bu bir çekişme hikâyesi.
Şöyle diyorlar: Zekâ, yaşama ait her türlü nesneyi kullanma becerisi. Bu ister bir eşya, isterse bir durum olsun. Yaşamda karşılaştığımız her türlü zorluğa karşı koyabilme gücü. Oysa çoğunlukla ne saçma bir güç! Hele Zekâ kendini bişey zannettiğinde! Ben de onu önemserim. Ama çoğu zaman o kadar pervasız ki bazen elinde olmuyor, kızıyorsun! Ne şımarık! İnsanın karşı çıkası geliyor. Cebinde bir dirhem bile saygı yok. Her lafa, her seferinde her yerinden girebiliyor. Ne çirkin bir konuşmacı! Bir an bile senin kendi başına düşünmene izin vermiyor. Her şeyi o kadar çabuk, o kadar aynı düşünüyor ki bir yandan da o kadar sıkıcı olabiliyor. Tamam, o kadının yalan konuşuyor olması büyük ihtimal. Zaten kadını görür görmez Zekâ olanca ihtişamıyla karşına dikilip, hemen eline durum analiz raporlarını tutuşturuyor. Sana da yalnızca altlarını imzalamak kalıyor. Ama ben bu durumdan hoşnut değilim. Zekâ’yla aram iyi değil.
Eğer sen de bu konuda rahatsızlık hissediyorsan, bunu pek dile getirme. Böyle bir kavganın içine girersen, sakın kimseye Zekâ ile aranın bozuk olduğunu belli etme. İnsanlar bu çekişmenin nedenini zekânın azlığına yorabilirler. Yani senin aslında Zekâ’nın göbeğiyle ilgili değil de, yetkinin paylaşımıyla ilgili bir sorunun olduğunu pek az kimse anlayacaktır. Kimseye, zekânın kendisiyle bir alıp veremediğin olmadığını, yalnızca, öyle ya da böyle davranırken, karar verirken, bir şey sanırken, ya da bir şeye inanırken bunları nasıl yapacağın konusunda senin söz sahibi olman gerektiğini, Zeka’nın da haddini bilmesi gerektiğini anlatamazsın. O bir şey, ama sadece bir şey.
Kadının ve yanındaki o küçük çocuğun biraz ilerisinde durdum. Belli etmemeye çalışarak onları izledim. Neler yaptıklarını, neler söylediklerini anlamaya çalıştım. Bir yandan da anlamaya çalıştığım, durumlarının gerçekliği değil, onların kendileriydi. Oysa ne öncesinde ne onları izlerken ne de daha sonrasında Zeka’nın söylediklerine ters düşen bir şey yoktu. Öyle görünüyordu. Hala ne küçük bir ihtimal! Bir küçük, bir büyük.
Sonrası, ‘Hangi tarafı tutacağım?’ Bu çelişkiyi, içinde neden böyle bir seçim yapman gerektiğiyle ilgili en ufak bir fikrin olmadan hissedebiliyorsun. Bu durumlarda taraf olmam gerektiğini ne zaman, nasıl öğrendim? Kendini sanki birine, karşılaştığın her durumda taraf olacağına dair söz vermiş gibi hissediyorsun. Keşke hiç tereddüdüm olmasaydı. Keşke o kadının yalan söyleyip, söylemediğini hemen anlayabilseydim. Ama var! Ya kadının hikayesi doğruysa? Aslında burada önemli olan bu değil. Ben yalnızca neyi nasıl yaptığımı anlamaya çalışıyorum. Burada dahi Zekâ ile baş edemiyorsam, kim bilir bana ne oyunlar oynuyordur! Ben bunu anlamaya çalışıyorum.
Büyük ve küçük… Zeka elbette büyükten yana. Bir de durmuş beni tehdit ediyor! Herkes öğrenirmiş! Sen kendi işine bak! Sırf inadına küçüğün tarafını tutası geliyor insanın. Ama benim yaptığım bu değil. Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyorum. Herhangi bir duygusal neden yada tepkiden dolayı değil, bunun doğru olduğunu düşündüğüm için bir taraf oluyorum. Çünkü Zeka’nın kaygısı doğru davranmak değil, yalnızca uygun olanı yapmak. Oysa insanın içinde bir başka güç, enerjisini salt matematikten, soğuk bir gereklilik programından yada oluşmuş telaşlardan değil, sağduyudan, sizi ayakta tutan hayallerden, umutlardan, daha da önemlisi sezgilerden alıyor. Bunun adına ister Akıl ister başka bir şey de. Zeka nasıl bedenin dış dünyaya uyum gücüyse, o da sanki ruhun yaşama uyum gücü.
Peki kadın gerçekten yalan söylüyorsa ne olacak? Yani zafer yine Zeka’nın mı olacak? Hayır. Bu yalnızca benim yeterince akıllı olmadığımı gösterecek, o kadar. Sağduyumun yeterince güçlü olmadığını, sezgilerimin içler acısı halini. Büyük bir ihtimalle de öyle olacak. Zaten nasıl farklı olabilir ki! Onlar neredeyse hiç kullanılmıyor. Nasıl gelişebilirler ki! Bir de öbür tarafı var elbette. Yaşam nasıl bir şey? Ya kadının dediği doğruysa! Büyüğün bedeli benim aptallığım. Ya küçüğün?
Yaşlıca bir kadının hikâyesini fazlaca büyüttüğüm düşünülebilir. Oysa bununla ilgili sakladığım o kadar çok sır var ki, bu yüzden kendimin değil ama ancak onun hikayesinde bu kadar rahat düşünebildim. Yapmak istediğin, yada yapmak istemediğin ne çok şeyi değiştirebiliyor. Bir zamanlar amaçların varken, onlar zamanla Zeka’nın tembihlerine dönüşüyor. Yine zamanla, yaşamı onun tarif ettiği gibi anlamaya başlıyorsun. Onun dediği gibi seviyor, onun dediği gibi arkanı dönüyorsun. Hepsi de çok zekice görünüyor. Dostlarına yaklaşırken duruyor, gerektiğinde ileri gidiyorsun, susmuyorsun. Ne diyeceğin, ne giyineceğin, ne okuyacağın, nerede kiminle olacağın hatta ne hissedeceğin hep onun dayatmaları. Kim ne derse desin, aslında duygularla ilgili en ufak bir fikri dahi yok. Hissettiklerin onun için sadece bir araç, o kadar. ‘Duygusal Zeka’ da, kendisinin uydurduğu en büyük yalan! Duygusal olan Zeka falan değil, sensin.